Katmanlı bir siyasi alegori, kimlik hikayesi ve otorite üzerine kurulmuş toplumsal bir inceleme. Hikaye, Rita’nın kaçırılarak kendisinin aslında kayıp aile üyesi Szilvi olduğuna inandırılmaya çalışılmasıyla başlıyor. Rita’nın yaşadığı şey fiziksel bir esaretten çok zihinsel ve ideolojik bir kuşatma. Ona sürekli…devamıKatmanlı bir siyasi alegori, kimlik hikayesi ve otorite üzerine kurulmuş toplumsal bir inceleme. Hikaye, Rita’nın kaçırılarak kendisinin aslında kayıp aile üyesi Szilvi olduğuna inandırılmaya çalışılmasıyla başlıyor.
Rita’nın yaşadığı şey fiziksel bir esaretten çok zihinsel ve ideolojik bir kuşatma. Ona sürekli kim olduğu söyleniyor. Ne düşüneceği, nasıl davranacağı ve hissedeceği tarif ediliyor. Kendi gerçeğini savunmaya çalıştıkça sistem tarafından cezalandırılıyor. Film sadece Rita’yı anlatmıyor. Devletleri, toplumu, tarikatları ve baskıcı aileleri anlatıyor. İnsanların güvenlik uğruna özgürlüklerinden vazgeçebildiği bütün yapıları anlatıyor.
“Çünkü biz iyi işleyen bir aileyiz. Herkesin makinede bir yeri var.”
Tarih boyunca görülen otoriter rejimleri hatırlatıyor. Faşizmden Stalin dönemine, askeri diktatörlüklerden günümüz otoriter yönetimlerine kadar birçok sistem bireyi bir insan olarak değil, bir işlev olarak görmüştür. Vatandaş olmak yerine çarkın dişlisi olmak beklenir.
“Güven ve mutluluk üretilmelidir.”
Tarih boyunca bütün baskıcı sistemler insanlara önce korku satmış sonra da çözüm olarak itaati sunmuştur. Kurallara uyarsan ve rolünü oynarsan korunursun.
Bu yüzden Rita'nın yaşadığı ev aslında bir ülke metaforu gibi çalışıyor. Papa yalnızca aile reisi değil, bir otorite/ideoloji figürü. Filmdeki herkes onun kurduğu dünyanın içinde gönüllü olarak yaşıyor.
“Bu şehirde hiç kimse olmak çok kolay ama birisi olmak çok zor. Eğer Baba'nın sana verdiği rolü oynarsan, hiçbir şeyden eksik kalmazsın.”
Bu cümlede özgürlük ile konfor arasındaki pazarlık yatıyor. Film, insanların çoğu zaman özgürlüğü değil güvenliği seçtiğini söylüyor.
Filmdeki aile üyelerinin önemli bir kısmı aslında mağdur olmalarına rağmen sistemi savunuyor. Çünkü sistem onların kimliğinin bir parçası haline gelmiş durumda. Baskı altında yaşayan insanların önemli bir kısmı zamanla baskıyı normalleştirir. Hatta savunmaya başlar. Çünkü yıllarca içinde yaşadıkları düzenin yanlış olduğunu kabul etmek kendi hayatlarının da yanlış olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Bu yüzden filmdeki birçok karakter zalim olmaktan çok trajik karakterlerdir. Onlar da bir zamanlar Rita gibiydi.
Her ne kadar yönetmen doğrudan belirli bir ülkeyi hedef almadığını söylese de film özellikle Macaristan'da Orban dönemine yönelik bir alegori olarak yorumlandı. Seçim atmosferinde gösterime girmesi, devlet destekli yapımların dışında bağımsız bir başarı elde etmesi ve toplumdaki kutuplaşma tartışmalarına denk gelmesi filmin etkisini daha da artırdı. Birçok eleştirmen ve izleyici Papa figürünü otoriter liderlik anlayışının temsili olarak değerlendirdi. Ama filmi değerli yapan şey yalnızca Macaristan'a ait olmaması.
Filmin en etkileyici detaylarından biri de Rita'nın dışarı çıktığında bile gerçek anlamda özgür olamaması. Sokaktaki insanlar başlarını öne eğiyor, yardım etmiyor ve olup biteni görmezden geliyorlar. Böylece baskının yalnızca evin içinde değil, bütün toplumsal düzene yayıldığını görüyoruz. Bu sahne bana Arendt'in kötülüğün sıradanlığı kavramını hatırlattı. Çünkü filmdeki kötülük çoğu zaman aktif şiddetten değil, sessizlikten besleniyor.
Bir insanın evi neresidir? Kendisine ait olmadığı bir güvenlik alanı mı? Yoksa bütün risklerine rağmen kendi kimliğiyle yaşayabildiği bir yer mi?
Belki de bazı insanlar evinde değildir. Sadece alıştıkları kafesin içinde yaşamaktadır :)