“Kadınların kalpleri olduğu kadar akılları ve ruhları var... Güzellikleri olduğu kadar tutkuları ve yetenekleri de var. İnsanların kadınların sadece aşka uygun olduğunu düşünmesinden de bıktım usandım. Ama çok yalnızım.” - Özgür Kadınların Masalı: Little Women Film, kadın olmanın tarihsel yükü,…devamı“Kadınların kalpleri olduğu kadar akılları ve ruhları var... Güzellikleri olduğu kadar tutkuları ve yetenekleri de var. İnsanların kadınların sadece aşka uygun olduğunu düşünmesinden de bıktım usandım. Ama çok yalnızım.”
- Özgür Kadınların Masalı: Little Women
Film, kadın olmanın tarihsel yükü, özgürlük arayışı, aidiyet ve bireysellik arasında sıkışmışlık, aile ve aşkın yeniden tanımlanması gibi çok katmanlı temaların sinematografik bir başyapıtla sunuluşudur. Louisa May Alcott’un otobiyografik özellikler taşıyan eserinden uyarlanan film, Gerwig’in feminist bakış açısıyla yeniden yazılmış bir kadın manifestosu gibidir.
Jo’nun hayalleri, evlenmemek ve kendine ait bir yaşam kurmaktır. Kadının toplum içinde "eş" ya da "anne" kimliğiyle tanımlandığı bir çağda, yazmak isteyen bir kadının yalnızlığı kaçınılmazdır. Jo, sisteme boyun eğmeyen duruşuyla bir öncü, bir isyanın sözcüsüdür. Jo, özgürlüğün bedelini yalnızlıkla ödemektedir. Film, feminist söylemini burada insanileştirir: Güçlü kadınlar da sevilmek, anlaşılmak ve ait olmak ister. Gerwig, Jo’nun içsel çelişkilerini yargılamadan sunar; özgürlükle yalnızlık, bireysellik ile sevilme arzusu arasındaki gerilim filmin kalbidir.
Film, kadına yüklenen tarihsel sorumlulukları, evlilik üzerinden yoğun biçimde tartışır. Jo'nun ablasına evlenmemesi için yalvarması üzerine Meg’in şu sözleri söyler:
“Ben evlenmek istiyorum çünkü seviyorum. Kendime ait bir yuvam olsun istiyorum. Çalışmaya ve çabalamaya razıyım. Hayallerimin seninkinden farklı olması önemsiz oldukları anlamına gelmez.”
Bu cümle, feminizmin tek yönlü olmadığını gösterir. Her kadının seçiminin farklı ve değerli olduğunu vurgulayan bir ifadedir. Gerwig, yalnızca evliliğe karşı çıkan Jo’yu değil, evliliği kendi iradesiyle seçen Meg’i de saygıyla ele alır.
Filmde aile, hem bir sığınak hem de bir meydan okuma alanıdır. March kız kardeşleri, birbirlerine karşı sevgiyle ama zaman zaman kıskançlık, öfke ve hayal kırıklığıyla yaklaşır. Amy’nin Avrupa’daki sanat yolculuğu ile Jo’nun kendi yolculuğu paralel akar, ikisi de farklı yöntemlerle var olmaya çalışır. Amy’nin “Bir kadın olarak kendi paramı kazanmamın bir yolu yok. Şayet kendi param olsaydı, ki yok, o para evlenir evlenmez kocamın olurdu. O yüzden orada oturup evliliğin ekonomik bir teklif olmadığını söyleme, çünkü öyle.” sözleri sınıfsal ve toplumsal baskının ekonomik yönünü açığa çıkarır.
Aşk ise filmde idealize edilmeden işlenir. Jo’nun Laurie’yi reddedişi, kadının “hayır” deme hakkını cesurca savunur. Ama aynı zamanda aşkı istemesi, aşkın özgürlüğe karşı bir tehdit olmak zorunda olmadığını gösterir.
Jo'nun “Ben kendi ayaklarım üzerinde durmak istiyorum,” sözü, bireysel bağımsızlık ve kendi kaderini tayin etme iradesini simgelerken; March Hala'nın "Aslında kimse kendi ayakları üzerinde durmaz... En azından bir kadın asla," yanıtı sistemin tokadıdır: Kadınlar, özgür olmak isteseler bile ekonomik bağımsızlıkları olmadıkça bu mümkün değildir. March Hala’nın "Çünkü ben zenginim," yanıtı ise yalnızca onun ayrıcalıklı konumunu değil, aynı zamanda kadınlar için geçerli tek özgürlük yolunun servet sahibi olmaktan geçtiğini ironik biçimde dile getirir. Jo'nun sorgulaması ve March Hala'nın net cevabı, dönemin kadınlarının sınırlı ekonomik seçeneklerini açığa çıkarır:
- “Yani bir kadının evlenmemesinin tek yolu zengin olması mıdır?”
- “Evet.”
Kadınların iş gücüne katılımının kısıtlandığı bir toplumda evlilik, hayatta kalmanın tek yolu haline gelirken, aşk ise çoğu zaman lüks bir yanılsamadan ibaret kalır. March Hala’nın "Kedi evi işletebilir ya da ünlü olabilirsin. Hemen hemen aynı şey," repliği ise mizahın ardına gizlenmiş acı bir gerçekliği taşır: Kadınların “saygın” işlere erişimi o denli sınırlıdır ki ya eğlence sektöründe kendini göstermek (ünlü olmak) ya da marjinalleştirilmiş işler yapmak (örneğin kedi evi işletmek) kalır. Gerwig’in bu ironik dil tercihi, dönemin kadınlarına sunulan kısıtlı seçeneklere sert ama mizahi bir eleştiri getirir.
Kadınlar gerçekten özgür olabilir mi, yoksa özgürlük yalnızca ayrıcalıklı azınlıkların mı hakkıdır? Bu sahne, hem ironisiyle güldüren hem gerçeğiyle düşündüren, hem de kadınların özgürlük arayışındaki en büyük engellerden birinin — ekonomi — adını doğrudan koyan cesur bir ifadedir.
Jo March’un geçmişe döndüğü anlar, sıcak ve altın sarısı tonlarla yıkanırken; şimdiki zaman soğuk, gri ve daha yalnız bir atmosferde tasvir edilir. Bu kurgu biçimi, geçmişin özlemini ve kaybedilen masumiyeti simgelerken, aynı zamanda zamanın içsel deneyimini, acıyı ve büyümeyi vurgular.
Sinematografi anlamında film, Massachusetts’in pastoral güzelliğini masalsı bir arka plan olarak kullanır. Alacakaranlık tonlarında çekilen sahneler karakterlerin iç dünyasını yansıtır. Özellikle doğal ışık kullanımı, dönemin otantikliğini vurgularken, karakterlerin duygusal atmosferine de sinerjik bir katkı sağlar.
"Kalbimi saklayacağım,
Ta ki zaman, açılmak için doğru anı getirene dek.
Ama ah, ah benim kalbim...
Hiç atlamazsam, asla öğrenemem.
Hiç konuşmazsam, hep içimde kalır özlem
En yüce haliyle sevilmek ve sevmek,
Onsuz yaşayamam dediğim şeyleri kaybetmeyi göze almak, vazgeçmek demek.
Bilin istiyorum…
Ben kaybetmeyi seçiyorum.
Bu bir fedakârlık, evet,
Ama bir yalanla yaşayamayacak biriyim.
Bilin ki,
Ben vazgeçeceğim… ve kaybedeceğim."
~ Adele / To be Loved
Jo’nun hem özgürlüğüne sadık kalma savaşını hem de bir yanıyla duyduğu sevilme arzusunu, içindeki çelişkiyle birlikte anlamlı bir şekilde yansıtan bir şarkı.