Körlük Arkadaşlar, bugün burada sosyal medyada sıkça karşımıza çıkan bir cehaleti ve bunun arkasındaki devasa tehlikeyi konuşmak istiyorum. Kendisini "Dünya Vatandaşı" ilan edip bu toprakların insanına tepeden bakan bir kitle var. En ufak bir fikir ayrılığında hemen o bildik sloganı…devamıKörlük
Arkadaşlar, bugün burada sosyal medyada sıkça karşımıza çıkan bir cehaleti ve bunun arkasındaki devasa tehlikeyi konuşmak istiyorum. Kendisini "Dünya Vatandaşı" ilan edip bu toprakların insanına tepeden bakan bir kitle var. En ufak bir fikir ayrılığında hemen o bildik sloganı atıyorlar. "Yallah Arabistana, yallah Afganistana"...
Bu sözler sadece kaba birer hakaret değil, aynı zamanda korkunç bir sosyolojik ve jeopolitik körlüğün kanıtı.
Bu sloganı atanlar bu ülkenin demografik ve askeri gerçeklerinden tamamen habersiz yaşıyor. Rakamlar ortada, gerçek rakamlar ile bakalım.
Türkiyenin nüfusu bugün yaklaşık 86 milyon civarında. Bu nüfusun 22 milyonu zaten çocuklardan ve bebeklerden oluşuyor. Onları askeri ve ekonomik savunmadan doğrudan eliyoruz çünkü onlar bakıma muhtaç nüfus. Geriye bu ülkeyi sırtlayan 64 milyon yetişkin kalıyor.
Bu 64 milyon yetişkinin içindeki dindar, muhafazakar ve geleneksel ana gövde yani yaklaşık 44 milyon insan tamam deyip bu toprakları terk etse geriye tam 20 milyon civarı bir yetişkin nüfus kalıyor. Bu kalan nüfusun içinde o sosyal medyada fütursuzca konuşan, tepeden bakan ve o dışlayıcı retoriği savunan "Dünya Vatandaşları" var.
Şimdi soruyorum. Biz gittiğimizde ne olacak?
Vatanı, orduyu ve sınırları tutan o 44 milyonluk yetişkin ana gövde çekildiği an, Kürt nüfusu içindeki "Dünya Vatandaşları" hariç ayrılıkçı yapılar ve bölgesel riskler meydanın tamamen boş kaldığını görecek.
Karşılarında ülkeyi savunacak askeri gücü kalmamış, sadece 20 milyon yetişkinden ibaret bir kitle bulacaklar.
İşte o an o ayrılıkçı yapılar hemen harekete geçecek ve geride kalan o bir avuç kitlenin elindeki toprakların yarısını almak için saldıracak.
Hemen ardından İngiltere ve Amerika gibi emperyalist güçler tepenize çökecek.
Yani o çok güvendiğiniz "Dünya Vatandaşlığı" maskesi altında yaşayabileceğiniz, nefes alabileceğiniz bir alan bile kalmayacak. Açlıktan ve işgalden gebereceksiniz.
Bu bir şaka değil, acı bir jeopolitik gerçek.
Bir diğer mesele ise o bitmek bilmeyen "Batı Özgürlüğü Mitosu", Amerika ve Batı hayranlığı.
Sanıyorlar ki orada her şey tamamen serbest, kimseye hiçbir şey olmuyor.
Bu büyük bir illüzyon. Amerikan sisteminde, Birleşik Krallık veya Avrupa'da yasal boşluklar ya da bizatihi yasalarla belirlenmiş kırmızı çizgileri aştığınız an sizi polis tutuklamasa bile sistem ekonomik ve sosyal olarak anında infaz eder.
Sponsorlarınızı kaybedersiniz, sahnelerden menedilirsiniz ve iptal kültürü ile sektörden tamamen silinirsiniz.
Üstelik oradaki polis şiddetini ve azınlıklara yönelik antisemitizm karşıtlığının sistemli baskılarını hepimiz net şekilde görüyoruz.
Bu noktada güç ekseni dışındaki her kesimden her kesime muhalif çevrelerin en büyük sığınaklarından birini de tamamen baştan irdelemek gerekiyor.
Bugün yönetim modeline, başkanlık sistemine veya iktidarın politikalarına yönelik matufiyet ya da gizli isnat bile olsa son derece haklı eleştiriler var.
Ancak bir yönetim modelinin kötü işletilmesi veya kurumsal çürüme, hiçbir seküler kitleye bu ülkenin dinini, kutsalını, ayetini ya da peygamberini yine matufiyet ya da gizli isnatla bile olsa suçlu ilan etme hakkı vermez.
Politik sisteme duyulan öfkeyi, toplumun inancına ve değerlerine vandalizm yapmak için bir Truva atı olarak kullanmak sığ bir fanatizm.
Eğer liyakatsizlik ve adam kayırma sadece mevcut hükümet modeliyle ya da başkanlık sistemiyle ilgili olsaydı, bugün muhalefetin elindeki belediyelerde kusursuz bir adalet işlerdi.
Kaldı ki seçimleri kazanabilmek için gerekli oy çoğunluğunu yine mhp, akp, dem gibi partilerin seçmeni ile sağladılar.
Ama hepimiz görüyoruz ki oralarda da liyakatsizliğin ve akraba kayırmacılığının dik alası dönüyor. Demek ki bu sorun bir yönetim modelinin ya da inancın değil, ülkedeki genel siyasi ahlakın sorunu.
Kendi alanlarındaki çürümeyi görmezden gelip faturayı sadece sistem üzerinden İslam değerlerine kesmek ikiyüzlülükten başka bir şey değil.
Bu kitle aslında sisteme falan saldırmıyor. İktidarın hatalarını veya sistemin açıklarını bahane ederek, içlerindeki o eski tip katı elitist refleksle doğrudan halkın kendisine ve yaşam biçimine saldırıyorlar.
Amaçları sistemi düzeltmek değil, kendi yankı odalarından çıkıp bu toprakların inançlı ana gövdesini kültürel olarak aşağılamak.
Gelelim çuvaldızı kendimize batırmamız gereken yere.
Evet, bugün ülkede kötü bir yönetim var. Liyakatsizlik var, adam kayırma var, haksızlıklar var. Adaletsizlik var da var.
Bunu inkar etmek imkansız.
Ancak bu hataları meşruiyet zemini yaparak doğrudan halkın inancına ve değerlerine saldıranlara karşı durmamız gerekiyor.
Suçu devlet modeli üzerinden yine kurban edilen millete keserek insanları yalnızlaştırıyorlar.
Kendi taraf oldukları kesimin cinayetlerini sadece "Partiden kesin ihraç" meselesi olarak görüp kurban kişilerin ailelerine karşı adil sorumluluk yükünü atmayı deniyorlar.
İşte bu tuzağı bozacak olan, herkesten önce biz inançlı insanların kendisidir. Alevi, Sünni veya Şii fark etmez.
Adaletsizliğe, yolsuzluğa ve liyakatsizliğe karşı en sert sesi ilk önce Müslümanların çıkarması gerekiyor.
Biz haksızlığın karşısına inancımız gereği dikildiğimiz zaman, karşı tarafın kötü yönetimi bahane ederek değerlerimize saldırma lüksünü ve meşruiyet alanını tamamen ellerinden almış oluruz. Bu toprakları korumanın yolu, hem dışarıdaki körlüğe karşı durmaktan hem de içerideki adaletsizliğe ses çıkarmaktan geçer.
Bu konu hakkındaki son ve net görüşümdür.