Mark Mylod’ın The Menu filmi, ilk bakışta haute cuisine (yüksek mutfak) dünyasını, kibirli yemek eleştirmenlerini ve her şeyi parayla satın alabileceğini sanan o elit tabakayı tiye alan vahşi bir taşlama gibi duruyor. Ancak şef Julian Slowik’in o askeri disiplinle yönettiği…devamıMark Mylod’ın The Menu filmi, ilk bakışta haute cuisine (yüksek mutfak) dünyasını, kibirli yemek eleştirmenlerini ve her şeyi parayla satın alabileceğini sanan o elit tabakayı tiye alan vahşi bir taşlama gibi duruyor. Ancak şef Julian Slowik’in o askeri disiplinle yönettiği Hawthorne Restorânı’nın kapısından içeri girdiğimizde, karşımıza bir gurme deneyimi değil; insanın varoluşsal sancılarına, güç arzularına ve sanatsal tükenmişliğe dair jilet gibi keskin bir psikolojik laboratuvar çıkıyor. Bu film, tabaklardaki lezzetlerin değil, o tabakları sunan ve tüketen ruhların çürüme raporudur.
Filmin psikolojik omurgası, doğrudan Şef Slowik’in (Ralph Fiennes) içsel intiharı ve tükenmişlik sendromu (burnout) üzerine kurulu. Slowik, sanata ve üretmeye aşık bir dehanın, o sanatı sadece statü göstergesi ve entelektüel bir kibir malzemesi olarak gören "seçkinler" tarafından nasıl adım adım ruhsuzlaştırıldığının bir tasviri. Yemek yapmanın o saf, o çocuksu neşesini kaybeden şef, kendisini sömüren bu asalak kitleye karşı muazzam bir psikolojik manipülasyon süreci başlatıyor. Onun gözünde masadaki konuklar sadece aç insanlar değil; her biri sanatını kirleten, doyurulması imkansız birer psikolojik defo. Şefin kurduğu bu ölümcül menü, aslında kendi ruhsal esaretine son vermek için tasarladığı kolektif bir katarsis seansı.
Misafirlerin bu ölümcül tiyatro karşısında verdikleri psikolojik tepkiler ise filmin asıl insan röntgenini çekiyor. Durumu fark ettikleri andan itibaren kaçmak, savaşmak ya da direnmek yerine, şefin o sarsılmaz otoritesine ve kendi suçluluk duygularına teslim oluyorlar. Zenginliklerinin, unvanlarının ve paralarının o ıssız adada hiçbir gücünün kalmadığını gördüklerinde, içlerindeki o zavallı ve çıplak acizlik patlak veriyor. Kendilerine sunulan o vahşi gerçekliği kabulleniyorlar; çünkü içten içe, şefin onlar hakkında verdiği o "yaşamayı hak etmiyorsunuz" hükmünün doğruluğunu biliyorlar. Sistemin tepesindeki bu insanların ruhsal dünyası o kadar kof ki, ölümlerini bile bir statü ayini gibi uysalca bekliyorlar.
Bu marazi psikolojik çarkı bozan tek dinamik ise Margot (Anya Taylor-Joy) karakteri. Margot, o masadaki sahte elitizme ait olmayan, hayatı çıplak elleriyle ve hayatta kalma güdüsüyle göğüslemiş bir "yeraltı" figürü. Diğer konuklar şefin entelektüel manipülasyonuna boyun eğerken, Margot şefin o yaralı psikolojisini en derinden okuyan tek kişi oluyor. Onun açlığının gurme tabaklara değil, çocukluğundaki o saf, karşılıksız ve sanatsal kaygılardan uzak sevgiye (yani basit bir cheeseburger'e) olduğunu anladığı an, şefle kurduğu o psikolojik satranç oyununu şah-mat ile bitiriyor. Margot, şefe kaybolan o insani özünü aynalıyor ve bu aynalama ona hayatta kalma biletini veriyor.
The Menu bittiğinde, o alevler içindeki adadan geriye sadece damaklarda kalan ekşi bir tat ve zihnimizde yankılanan o sert tokat kalıyor. Film bize lüksün ve kibrin insan psikolojisini nasıl felç ettiğini, saf olan her şeyi nasıl birer tüketim nesnesine dönüştürdüğünü anlatıyor. Ekranın karanlığa gömüldüğü o an, kafayı kaldırıp sormak gerekiyor: Bizler hayatta gerçekten ruhumuzu besleyen şeylerin mi peşindeyiz, yoksa sadece başkalarına hava atmak için o sahte ve gösterişli menüleri mi tüketiyoruz?