Hutbe'nin esas gayesi cemaate izahı faydalı ve hayırlı hadise ve tercihleri açıklamak, izah etmektir. Bu vazife de elbetteki muhatapların anlayacakları lisan ile yapılır. Asırlar evvel betahsis dinî telkinlerin merkezi olan camiler ve mescitler için Arapça metinli hitâbet mevzuları tahrir ve…devamıHutbe'nin esas gayesi cemaate izahı faydalı ve hayırlı hadise ve tercihleri açıklamak, izah etmektir. Bu vazife de elbetteki muhatapların anlayacakları lisan ile yapılır.
Asırlar evvel betahsis dinî telkinlerin merkezi olan camiler ve mescitler için Arapça metinli hitâbet mevzuları tahrir ve kitap haline getirildiği için böylece devam edip gitmektedir. Bu metinleri tefsir edecek (yorumlayacak) Arapça bilen kimse de kalmamıştır." Mustafa Kemal'in asıl hazırlığı rejim üzerine olduğu için konunun üzerine fazla gitmemiş, olduğu yerde bırakmıştı. Fakat, iki muhatabı da HUTBE'nin muhakkak Arapça olacağı yolunda bir hüküm olmadığını açıklamışlardı.
Lozan'da barış görüşmeleri hareketle ve sık sık kesilme noktasına gelen çekişmelerle devam ediyordu. İcra Vekilleri Heyeti (kabine)ne Mustafa Kemal sık sık başkanlık ediyor, Lozan'dan gelen haberler karara bağlanıyordu. İcra Vekilleri Heyeti Reisi (Başbakan) Rauf Orbay, Büyük Millet Meclisi Reisi Ali Fuat Cebesoy'du. Üç arkadaş, Rauf'un Keçiören'deki evinde akşam yemeğindeydiler. Mustafa Kemal, kabinede Dahiliye Vekili (İçişleri Bakanı) olan Ali Fethi Okyar'ı da getirmişti. Yemekten sonra Ali Fethi'ye döndü:"— Fethi... Şu Sofya'daki Ortodoks Papazları hikâyesini arkadaşlara anlatır mısın?" dedi.Fethi Bey'in anlattığı şuydu: 1913'te Fethi Osmanlı hükümetinin Sofya elçisi, Mustafa Kemal de ataşemiliterdi. Vazifesi içinde o zaman müstakil olan Karadağ'la Sırp Krallığı da vardı. Sofya'dan Çetine ve Belgrad'a da gidiyordu. Kafasının içinde şu suale cevap arıyordu: 1912'de bir anda karşıya dikilmiş gözüken Yunan, Bulgar, Sırp, Karadağ ittifakının, en karamsar olan kaynakların bile tahminlerini yanıltan zaferi nasıl mümkün olmuş, O Anadolu kadar Türk topraklar nasıl gözaçıp kapayıncaya kadar elden çıkmıştı?Osmanlı'nın altıyüzyirmiiki yıllık uzun tarihinde ve üstelik İkinci Meşrutiyetin dördüncü yılında başımıza gelen bu felâketin asıl hazırlayıcısı kimdi, kimlerdi ve de nasıl bu hazırlığı görmemiş, tedbirsiz ve gafil avlanmıştık?Mustafa Kemal Sofya vazifesi günlerinde aradığı cevabı bulduğuna kani idi: Dört düşman da Hıristiyan ve Hıristiyanlığın Katoliklik ve Protestanlık karşısında adetâ MÜSTAKİL DİN olarak ayrı inanç odakları olan ORTODOKS mezhebine bağlı idiler.Rus Çarlığı, Osmanlı'nın elindeki Balkanları, başında olduğu Ortodoks kilisesine müstakil devletler halinde bağlamak siyasetinde Ortodoks kilisesini ve onun kadrosu papazları ele almış, madde ve manâda her yardımı yapmış, papaz kadrosunu sadece DİN ADAMI olmaktan çıkarmış, özel okullarda biraz tarımcı, bir düzeyde sağlıkçı, küçük sanatlardan biri veya birkaç üzerinde zanaatçı yetiştirmişti. Bir ölçüde de küçük zabit sayılacak asker...Osmanlı üzerindeki kapitülasyon ayrıcalığına da sahip olan Ruslar, Balkanlar’da, hatta Anadolu’da Türk olmayan unsurları hayatın her alanında Müslüman halktan ileri yetiştirmek için, Latinler ve Protestanlar’ın misyonerlik örgütlerine göre daha aktif politika tatbik etmişler, özellikle Sırbistan, Karadağ, Bulgaristan’da milli hisleri ayaklandırmışlar, ayrılık için ortamı hazırlamışlardı.Bu papazlar kısa zamanda bizim idarecilerin domuz çobanı olarak küçümsediği Ortodoks halkı, aynı birlik safında, Türk yönetimine ve Türk Milleti’ne karşı fikir ve eylemde aynı safta BİRLİK haline getirmişlerdir. Mustafa Kemal Ali Fethi’nin bu açıklamalarını ilgiyle dinleyen arkadaşlarını işaret ederek:"— Fethi... Bir de şu KİLİSELER KANUNU hâdisesini anlat... demişti.Olay şuydu: Sultan Hamid, 31 Mart 1328 (13 Nisan 1909) gericilik ayaklanması sonucu tahttan indirilip Selânik’e Alatini köşküne sürgüne gönderildiğinde muhafızlığına, Ali Fethi tayin edilmişti. İlk günlerin ürkekliğinin geçmesinden sonra düşük padişah, nâzik, bilgili, kibar bir genç kurmay olan Fethi Beye karşı güven duymuş, son günlerde okumasına izin verilen günlük gazetelerin son sayısında Osmanlı Mebuslar Meclisi’nin, Fener Rum Kilisesi’yle Bulgar Ekzarhlığı arasındaki anlaşmazlığı gideren KİLİSELER KANUNU’nu kabul ettiğini okuyunca âdeta bir feryat kopararak başını iki eli arasına almış: "— Eyvah... Rumeli elden gitti... Bu gafleti nasıl irtikâb ettiniz?" diye adetâ haykırmıştı.Olay şuydu: Sultan Hamid, otuziki senelik saltanatı sırasında, yine bir Rum doktoru olan ve veliahtlığı zamanında dost olduğu Dr. İstalyanos’dan, bir zamanlar Rus elçiliğinin de doktoru olduğu için bu hazırlık plânını öğrenmişti: Eğer iki kilise arasındaki anlaşmazlık giderilirse, Petersburg’un bir süredir hazırladığı plân gereği Atina, Belgrad, Çetine, Sofya arasında KİLİSELER İTTİFAKI gerçekleşecek ve dört hükümet Osmanlı’yı Balkanlar’dan çıkaracak savaşa girişeceklerdi.Nitekim öyle olmuştu.Mustafa Kemal olayın ayrıntılarını, o günlerde Şeyhülislam ve Evkaf Nazırı olan, Selânik’ten çok yakından tanıdığı Mustafa Hayri Efendi’den yazmış, ele alınan İSLAH-I MEDARİS - MEDRESELERİN DÜZELTİLMESİ ve DÜZENLENMESİ girişiminin, sadece bir yeni binalar, yeni dersler, aynı temele yeni eklemeler konusu olmadığını hatırlatmıştı. Mustafa Kemal'e göre MEDRESELER DEVRİ KÖKÜNDEN KAPANMIŞTI. Ortada Osmanlı'yı Avrupa'da toprak varlığında tasfiye eden BALKAN HARBİ bir askerî zaferden çok din adamlarının millî siyasetlerini yaratmada verdikleri emeğin zaferiydi. Çünkü o din adamları, o insanlara KENDİ ÖZ DİLLERİ'yle sesleniyorlardı. Aralarında derin farklar, anlaşmazlıklar olan bu insan topluluğunun, milliyet şuurlarını uyandıran bir DİN POLİTİKASI'nın tesiri altında müşterek hedefe yönelmişlerdi.