İkinci Sultan Abdülhamit ve Japon-Rus MuharebesiSultan İkinci Abdülhamit'in en küçük kızı Hatice Sultan, dört yaşında difteriye yakalanmıştı. Saray hekimleri şifa çaresi bulamamışlardı. O günlerde Almanya'da bakteriyoloji ihtisası yapmış olarak yeni dönmüş Beylerbeyli deniz takip binbaşı Halil İbrahim Bey son gelenler…devamıİkinci Sultan Abdülhamit ve Japon-Rus MuharebesiSultan İkinci Abdülhamit'in en küçük kızı Hatice Sultan, dört yaşında difteriye yakalanmıştı. Saray hekimleri şifa çaresi bulamamışlardı. O günlerde Almanya'da bakteriyoloji ihtisası yapmış olarak yeni dönmüş Beylerbeyli deniz takip binbaşı Halil İbrahim Bey son gelenler arasındaydı. Yapılan tedavinin yanlış olduğunu yüksek sesle söyledi ve verdiği ilaçların bedene tesir etmediğini görünce, yine yüksek sesle, çoğu yaşlıbaşlı onlarca Yıldız Sarayı'nın kadrosu içinde yer almış, kendisinden çok yüksek rütbedekilere hitaben:"Bu yanlış teşhis ve geç kalmışlığın neticesi, şimdi her şey Allah'ın lütfuna kalmıştır" dedi.Perde arkasında bu sözleri dinleyen Sultan Hamit'le genç doktor arasında sona kadar süren dostluk böyle başladı. Öyle ki, Padişah kaybettiği son kızı için bir Selatin Camii inşayı kararlaştırınca Halil İbrahim Bey karşı çıktı:"Şevketmeap... Der-i saadetinizde eslafınızın bunca selatin camii var. Ama bir etfal (çocuk) hastanesi yok... Eğer mevcut olsaydı ALLAH'ın inayetiyle Hatice Sultan'ı da kurtarmak mümkün olurdu. İrade-i şahanelerini istirham ediyorum. Merhume Sultan Hazretlerinin de ruhu şâd olur, namı baki kalır. Bir etfal (çocuk) hastanesi tesis buyurunuz" dedi.İşte bugünkü ŞİŞLİ ÇOCUK HASTANESİ böylece, daha sonra rütbesi Bahriye Tabip Ferikliği (deniz tabip koramiralliği)ne kadar yükselen ve Sultan Hamit tahtından indirilinceye kadar bizzat kurduğu hastanenin başhekimliğini ve padişahın hususi doktorluğunu yapan Halil İbrahim Paşa tarafından kuruldu. Doktor Halil İbrahim Paşa'nın hatıralarında günümüz şartları içinde bile ibretle okunacak bölümler var.Birisini dinleyelim:"1321 (1905) senesi kanunısani (ocak) ayı başlarında idi. Gece geç vakit, hastanede vazifemin başında iken Yıldız Sarayı'ndan gönderilen vasıta ile davet edildim. Padişahın gözdelerinden birisi hasta idi. Muayene ve icap eden ilaçları verdim. Kızlarağası, beni, hünkârın huzuruna götüreceğini bildirdi. O güne kadar geçmediğim yollardan geçerek bol ışıklı geniş bir odaya girdik. Ortada büyük masanın ve üzerine boydan boya bir harita serilmişti. Padişah, tek başına idi ve haritanın üzerine eğilmiş, iğnelere geçirilmiş mini-mini Japon-Rus bayraklarını, önündeki telgraf metinlerindeki isimleri okuyarak yerine koyuyordu. Uzak Şark'ta Rus-Japon Harbi şiddetle devam ediyordu. Savaş, KORE'nin kuzey sularına intikal etmişti ve Japonlar'ın ardı ardına zafer haberleri geliyordu. Padişah harbin son vaziyetini en doğru şekilde tespitleyen işine öylesine dalmıştı ki, yarım saatten fazla ayakta bekledik. Başını kaldırmadan hastanın durumunu sordu. Endişe edilecek bir şey olmadığını ve lüzumlu ilaçların verildiğini arz ettim. Başıyla memnuniyetini bildirdi, iltifat etti ve sordu:— İbrahim Paşa, bu önümdeki nedir, bilir misin?Ve, cevabımı beklemeden devam etti:— Bu harita Japon-Rus Harbi'nin intikal ettiği Kore'nin şimalini tafsilatlı olarak gösteren haritadır. Kati zafer Japonlar'ın... Moskoftan bizim intikamımızı alıyorlar. Bu zaferin asıl sahibi biz olmalıydık. Biz!..Salonda Hüseyin Avni, Mithat, Ziya, Süleyman Paşalarla, Nâmık Kemal, Ali Suavi ve diğer Yeni Osmanlılar'ın büyük resimleri vardı. Ben, hayret, hatta dehşet içinde kalmıştım. Benim istiğrabımı gören padişah evvela tebessüm etti, sonra sordu:— Paşa... Bu fotoğrafların sahiplerini tanıyor musun?İtiraf edeyim: Naçiz şahsıma büyük itimadını bilmekle beraber endişe ile irkildim. Etrafım, çekemeyenler, jurnalcilerle dolu idi. Bu ruh halimi sezen hünkâr, yine devam etti:— Kendilerini tanımam tabii mümkün değildi. Fakat resimlerini görmüşsündür. Bunlar, asılarak altlarında ağlanacak büyük adamlardır. Eğer memleketin derdine doğru teşhis koyabilselerdi Japonlar'ın zaferi bizim olurdu ve Avrupa'da haşmet ve kudretimizi devam ettirdik. Biz Hristiyan Avrupa'nın bağıran kadar indik, Viyana kapılarına dayandık. Onlar bunu unutmadılar ve unutmayacaklar. Devletimiz insan halitası hâlinde idi. (Resimleri işaret ederek) Bunlar, meşruti idare ile onları devlete bağlayafahiş hatasına düştüler. Kanun-u Esasi ile Meclis-i Mebusan istediler. Rus Harbi içinde dahi Türk olmayanlar bu hürriyeti, devleti yıkmak pahasına suistimale kalkıştılar. Ne din, ne mefkure, ne gaye vahdetine sahip idik. Ama Japonlar zaferlerini din ve milliyet vahdetine istinad ederek tesis ve inşa ettiler. Mikado otuz senelik muvaffakiyetini bu feyyaz menbaaya dayanarak tahakkuk ettirdi. Garbın eracifini değil, ümran ve medeniyetini, ilm-ü irfanını aldı, taklit etmedi, kendi milli menabii ile terkip etti. Bizde din-milliyet vahdeti yoktur. Merkezi karar merciini sarsmadan bir ŞURA MECLİSİ'ni tercih ederim. Ama anlatamıyorum. Taklit ve tercüme fikirler suni cazibesi ile etrafı, bilhassa münevver muhiti istila etmiş. Zaman bana hak verecek, fakat iş işten geçmiş olacak...Sonra içini çekti, yeisini ifade eder şekilde başını salladı ve meşguliyetine devam etti: Salonun duvarlarında, o fotoğraflara neden yer vermişti?Sualin cevabını bugün de veremiyorum."