HARBİYE'NİN SON SINIFINDAN ARAP ÇÖLLERİNE...Hayatımın dönüm noktasının temeli olduğu için hatırlıyorum: 1887 yılıydı, Harbiye Mektebi'nin son sınıfındaydım. Babam Hacı Mustafa Sencer, Sultan Aziz'in KUŞÇUBAŞI'sıydı. Bu vazife Osmanlı sarayında özel mevkii olan yerdi. Tahtta Kanuni Sultan Süleyman'dan sonra en uzun süre…devamıHARBİYE'NİN SON SINIFINDAN ARAP ÇÖLLERİNE...Hayatımın dönüm noktasının temeli olduğu için hatırlıyorum: 1887 yılıydı, Harbiye Mektebi'nin son sınıfındaydım. Babam Hacı Mustafa Sencer, Sultan Aziz'in KUŞÇUBAŞI'sıydı. Bu vazife Osmanlı sarayında özel mevkii olan yerdi. Tahtta Kanuni Sultan Süleyman'dan sonra en uzun süre kalmış 19. Osmanlı Hakanı Dördüncü Sultan Mehmet, kendisine tarihte AVCI unvanını verdirecek kadar ava düşkün olduğu için ve Kafkas kartallarının yetiştirilmesi gibi mevzu üzerinde bilgili bir insanı, o tarihte devlet sınırları içinde olan Dağıstan'dan ailemiz getirilmiş, İstanbul'a yerleştirilmişti. Babam, kaçıncı padişahın KUŞÇUBAŞI'sıydı, bilmiyorum.Saraydaki bu önemli vazifesi dolayısıyla ben ve kardeşim Selim Sami, Kuleli Askeri Lisesi'nden sonra HARBİYE'nin "mümtaz (ayrıcalıklı) sınıfına yerleştirilmiştik. Bu sınıf, sarayda ve devlette ön vazifeleri olanların çocuklarına mahsustu. Zannediyorum benim, saltanat yönetimi (monarşilere) karşı mücadele duygum, bu adaletsiz ve haksız ayrımın önünde başladı.Özellikle Sultan Aziz devrinde ve Serasker (Harbiye Nazırı) Hüseyin Avni Paşa'nın zamanında hakanlığın çok yerinde askeri idadiler (liseler) açılmıştı. Buraları bitirenler HARBİYE'de toplanıyorlardı. Gelenler, çok tabii, yaşadıkları beldelerin insanlarıydı: İmparatorluğun mozaiği halindeydiler. Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar, Çerkezler, Kürtler, Araplar, Tatarlar...HARBİYE'de bunlar, ister istemez gruplaşıyorlardı, çünkü Osmanlı'nın MİLLİYET bir tarafa, KAVMİYET'le bile siyaset ve ideal olarak hiçbir ilgisi yoktu: Özellikle Yavuz Sultan Selim'in Mısır fethinden sonra HİLAFET'i DİN'in temel odağı yapmasından sonra, tam bir teokratik yapı alan devlet; gaye yoksunu, ancak Hristiyanlığın genişleme günlerinde görülen taassupla DİN’e bağlanmıştı; ŞEYHÜLİSLAMLIK, Katolik papaların erişemediği kudretle devletin içindeydi. Savaş ve barış bile şeyhülislamların fetvasıyla değer buluyordu. Padişahların tahttan indirilmesi, hatta hayatlarına son verilmesi bile, FETVA’ya bağlıydı. Kitapların şartlı demokrasi olarak adlandırdığı MEŞRUTİYET devrinde bile bu tablo değişmedi.HARBİYE’de böylece gruplaşmış öğrenciler arasında sık sık kavga olurdu. Aydınlatıcı ve birleştirici emek olmadığı için genişleyen bu ayrımcılık, ben Harbiye’nin sonunu, kardeşim Selim Sami ikinci sınıfındayken adeta iç çatışmaya dönüştü, çok sayıda içlerinde ağır olarak yaralı vardı. Tahtta olan Sultan Hamit öylesine telaşlanmıştı ki, başta okul kumandanı yöneticiler değiştirildi, Taşkışla’da özel divanı harp (askeri yönetim) mahkemesi kuruldu, çok öğrenci suçluluk derecesi aranmadan mahkum edildi, ben ve kardeşim Selim Sami iki yıl sürgün cezası aldık, MEKKE’de göz hapsinde kalacaktık. Yine şansımız vardı. Çünkü hemen hemen Arap Yarımadası’nda toplanmış sürgün yerleri içinde yaşanılması daha güç, ilkel yerler vardı.O yıllar, bölgenin merkezlerinden çöllere uzanmış tenha yerlerine kadar hemen her tarafında daha çok siyasi sürgünlere rastlanıyordu.İslamiyet için mukaddes sayılan MEKKE ve MEDİNE’nin yönetimi, Peygamberimizin soyu HAŞİMİ’lerin devamı sayılan aileye bırakılmıştı. ŞERİF unvanı olan bu zat, büyük itibar görüyor ve geniş yetkileri bulunuyordu. Devlet hazinesinden tahsisatı vardı. Ayrıca her yıl SÜRRE ALAYI töreniyle uğurlanan değerli hediyeler, en zorunlu ihtiyaçları giderilemeyen memleketin yoksulluğu içinde bir garip olaydı.Sürgünler o kadar çoğalmıştı ki, mahkûmiyetler arttıkça firarlar da o nispette fazlalaşıyordu. Hatta menfa yerleri mesela Trablusgarp’ın Bingazi, Derne, Suriye ve Irak’ın kıyı beldelerinden, Hicaz’ın sahil meskun yerlerinden binbir vasıta ile kaçışlar önlenemiyordu.Ben ve kardeşim Selim Sami, bir kısmı Medine’ye yerleşmiş Kafkasların büyük mücahiti Şeyh Ali Şamil’in akrabalarının delaletiyle Bedevi (göçebe) kabilelerin yaşadıkları uçsuz bucaksız çöller arasındaki VAHA’lara sığındık. Çöl kanunlarına göre burada emniyetteydik. Çevrede bizim durumumuzda olan ve Meşrutiyet’in ilanından sonra adları ve faaliyetleri memleketin malumu çok değerli insanlarımız vardı.Ben daha sonra, TEŞKİLATI MAHSUSA reisi olarak Arabistan’a dönük faaliyetimde, dört yıl gibi uzun sürmüş devrede Arap âlemini çok yakından tanıdım. Diyeceğim ki hiçbir başka ülkede şehirlerle daha çok çöl içinde VAHA’larda yaşayan göçebe kabileler arasında hayat ve değerler farkı kadar ayrılık yoktur. Bunlara aynı millet fertleri diyebilmek mümkün değildir
Israrla söylüyorum ki dünyada bir ARAP MİLLETİ yoktur, ancak ARAP ÜMMETİ vardır. DİN'in birleştirici sağlam kudret olduğunu ben, Arap Yarımadası'nda görmedim. İslamiyet Arabistan'da, ayrı coğrafi mıntıkalar içinde çok ayrı değerlere sahiptir. Belki yadırganacaktır ama ısrarla söyleyeceğim: Araplar, bizim bildiğimiz, benimsediğimiz ve tatbik ettiğimiz manada dindar da değildirler: Aradan bu kadar zaman geçmiş olmasına ve İslamiyetin öteki iki semavi din, Musevilik ve Hristiyanlığın aynı yerde çıkmasına rağmen, Arap halkının benimsediği son dindeki birleştirici kudret ve kuvvet, öteki Müslüman ülkelere göre çok farklıdır. Aradan uzun sürmüş bir ömrün kanaati olarak söyleyeceğim ki, ÇÖL denen ayrıcalıklı yaşam bölgelerinin halkı, belki de asırlarca dünyanın öteki bölümlerinin çok uzağında olmalarının devam halindeki irsiyetiyle geçmişlerini daha ısrarlı şekilde korumuşlar ve bunların İslamiyetle temeldeki bağlantılarını hiç düşünmemişlerdir. Hazindir ki, o günlerde de bugünlerde de bizdeki aşırı dinciler, Araplar için mübah gördükler hali, kendi milletleri için reddetmişlerdir.Hatırınıza hangi Arap bölgesi gelirse gelsin, istisnasız hepsinde DİN'e saygı bizimkiyle kıyaslanamaz: Biz Türkler, Kuran-ı Kerim'i başımızın üstünde tutar, boynumuzun üstünde yere asarız.