Sizlere, 1930'da Kahire'de İstiklal Marşı şairi aziz dostum Mehmet Âkif'i ziyaretime ait bir hatıramı anlatayım: Üstat, Ezher Medresesi'nde Türk edebiyatı müderrisiydi. Medresede ayrı bir ihtisas bölümü olan KURAN TARİHİ dersi talebeleri bahçede toplanmıştı. Bazıları, ellerindeki Kuran'ı bahçe duvarlarına koymuşlar, rızzıl-fûl…devamıSizlere, 1930'da Kahire'de İstiklal Marşı şairi aziz dostum Mehmet Âkif'i ziyaretime ait bir hatıramı anlatayım: Üstat, Ezher Medresesi'nde Türk edebiyatı müderrisiydi. Medresede ayrı bir ihtisas bölümü olan KURAN TARİHİ dersi talebeleri bahçede toplanmıştı. Bazıları, ellerindeki Kuran'ı bahçe duvarlarına koymuşlar, rızzıl-fûl (baklalı pilav) yiyorlardı. Benim hayretim, dikkatini çeken Âkif, içini çekerek dedi ki:
Muhterem kumandanım, aziz kardeşim... Bunların dini tekrim hisleriyle bizim aramızda güç inanılır muhteva farkı var. Buraya geldiğim günden beri bunu müşahade ediyor ve milletimizin ulviyetine şahit ve kani oluyorum. İlay-ı kelimetullah (Yüce Tanrı’nın adını yükseltme) yolunda milletimizin kanı ile tescil ettiği dindarlık hissi, Arap aleminde yok. Zannediyorum ki bu mazhariyet, gösterdiğimiz hassasiyetin nasibi."Hakikaten böyleydi.Ben, hemen hemen istisnasız, Hint kıtası dahil, bütün İslam dünyasını gezdim, gördüm. Biz Türkler'deki dini vecdi ve tazimi, hiçbir yerde görmedim. Ne yazıktır ve hazindir ki ibadetimizi kendi ana lisanımızla yerine getiremiyoruz. Teşkilat-ı Mahsusa'nın Arap masası vazifelilerinden Salih Şerif Tunusi'ye mevzu üzerinde ne düşündüğünü sorduğumda şu cevabı almıştım:"İbadetin münhasıran (yalnızca) Arapça yapılacağına dair Kuran-ı Kerim'de hiçbir hüküm yoktur. Sahih hadislerde de böyle bir zarurete işaret edilmiyor. Aksine, Kuran-ı Kerim'in çok ayetlerinde mukaddes kitabın, Araplar'ın anlaması için onların diliyle işgal edildiğine dair tebliğler mevcuttur. Türkler'in şahsiyetleri muhterem çok fakihleri, müfessirleri, müçtehitleri yetişmiştir. Niçin bu hakikatin üzerinde durmamışlardır, anlayamıyorum."Benim şahsi düşüncem şudur: İslamiyette "Lâ ruhbaniyet-i fil İslam" (İslamda ruhbanlık yoktur) kesin hükmüne rağmen, hassaten Hilafetin kabulünden sonra ülkemizde bir RUHBAN SINIFI türemiş, yayılmış, günlük hayatın içine sızmıştır. Kopkoyu bir Arap Sünniliği taklit edilmiştir.Bu hareket esas kuvvetini ibadetin Arapça yerine getirilmesinden almıştır. Arapça'nın ulemaya mahsus bir imtiyaz haline getirilmiş olması, adeta bir üstünlük haline sokulmuştur.Hindistan ve daha sonra Mısır'ı ele geçiren İngiltere'ye karşı Sultan Hamit'in takib ettiği HİLAFET POLİTİKASI'nın Arap dünyasındaki iflasına bizzat şahit olmuşumdur. Daha sonra Birinci Dünya Harbi'nde Osmanlı hakanı ve İslam dünyasının halifesi Beşinci Sultan Reşat'ın temelsiz bir ümididir. Ardında neşrettiği (yayınladığı) CİHAD FETVASI'na manevi destek olacağı ümidiyle bir kısım İttihat ve Terakki mensubu kökeni ilmiyye olan siyasetçiler, Kahire'de İngilizlerin himayesindeki Ezher Darülfünunu'na rakip olarak Medine'de bir MEDRESE inşasına Said Halim Paşa hükümetini ikna etmişlerdi. Onlar bu hayal içindeyken MEKKE/MEDİNE eline emanet edilmiş olan Şerif Hüseyin Paşa, ekmeğini yediği, sayesinde huzur içinde bir hükümdar gibi yaşadığı devleti Osmanlı'ya, Lawrence'ın önüne yığdığı altınlara vicdanını satarak isyana hazırlanıyordu. Harbiye Nazırı Enver ve Arabistan'ı korumakla vazifeli Dördüncü Ordu Kumandanı Cemal Paşaları uyardım. Buna rağmen EZHER'e karşı bir MEDRESETÜL NEBİ (Peygamber üniversitesi) kurulması kararı tatbik mevkiine konuldu ve inşa edilecek külliyenin (sitenin) temel atma merasimi hazırlandı.Böyle törenler, yabancıları karşılama ve benzer mevzular için OSMANCIK olarak adlandırdığımız, Anadolu'nun aslan yapılı evlatlarından birlikler kurmuştuk. Bunlardan birisi MEDİNE'nin girişinde saf tutmuş, devlet büyüklerini bekliyordu.Deve ve devenin eti, ARAP'ın değerli varlığıdır. Bedevi kızları ellerinde defler, yanık sesleriyle DEVEYE KASİDE'ler okuyorlardı: Devenin çöl hayatındaki yerini anlatırken, etinin haşlamasının lezzetini, suyuna yapılan pilavın tadına doyum olmayacağını, kebabının emsalsizliğini ardı ardına sıralıyorlardı.HAZIR OL durumundaki askerin önünden geçerken yüzlerine baktığımda bazılarının gözlerinden şıpır şıpır yaşlar indiğini görünce hayret içinde kaldım, birisine yanaştım ve sordum:— Oğlum... Neden ağlıyorsun?Hazır ol vaziyetinde kıpırdamadan cevap verdi:— Kumandanım... O kadar güzel Kuran okuyorki, dayanamadım...O Kuran uğruna asırlardır kan dökmüş bu pırıl pırıl yüreğin iman dolu sahibi deve etinin lezzeti kasidesini Kuran sanmıştı: ARAPÇA ve MAKAM'la okunduğu içinGelenler arasında yakından tanıdığım Şeyhülislam ve Evkaf Nazırı Ürgüplü Mustafa Hayri Efendi de vardı. Hadiseyi anlattım ve şunları söyledim:— Yüzbinlerce altın harcayarak kurulacak bu medresede Arapça öğrenecekler yerine Kuran’ı Türkçe okutacak insanlar yetiştirinceye kadar bu masum milletin hislerini hayal uğruna harcamaya devam mı edeceğiz?