Spoiler içeriyor
"udan'ı düşündüğüm zaman derinden derine, kemiklerimden de daha derinlerde, hiçbir yerde olmayan bir hiçkimse olduğumu biliyor, korkmuş bir hayvan gibi titriyordum." (196, ursula le guin) insan aynı anda birden fazla kişiyi sevebilir mi? evlilik neden yalnızca iki kişi arasında olmak…devamı"udan'ı düşündüğüm zaman derinden derine, kemiklerimden de daha derinlerde, hiçbir yerde olmayan bir hiçkimse olduğumu biliyor, korkmuş bir hayvan gibi titriyordum." (196, ursula le guin)
insan aynı anda birden fazla kişiyi sevebilir mi? evlilik neden yalnızca iki kişi arasında olmak zorunda?
le guin'in sedoretu'sunu düşünürken aklıma gelen ilk soru bu. alıştığımız modern aile düzeninde evlilik genellikle iki kişi arasında kurulur ve bu iki kişinin birbirine karşı duygusal, romantik ve cinsel olarak sadık olması beklenir. çoğu zaman aynı kişi hem sevgilimiz, hem eşimiz, hem cinsel partnerimiz, hem de çocuğumuzun diğer ebeveynidir. yani aşkı, cinselliği, aileyi ve ebeveynliği mümkün olduğunca tek bir ilişkide toplarız.
ya insanın arzusu böyle işlemiyorsa?
ya bir insan aynı anda birden fazla kişiye aşık olabiliyorsa? ya cinsel arzusu zaman içinde değişebiliyorsa? ya bugün sevdiği kişiyi yarın da sevmeye devam etse bile başka birine karşı da arzu duyabiliyorsa? ya bir ilişkiyi bitirmeden başka bir ilişki başlayabiliyorsa?
le guin'in sedoretu sistemi de bu sorulara daha farklı bir yerden yanıt bulmayı deniyor. çünkü sedoretu, "evlilik iki kişi arasında olur" fikrini baştan reddediyor. ama bunu yalnızca "iki heteroseksüel çift birleşsin, dört kişilik bir aile olsun" gibi heteronormatif bir yerden de düşünmemek gerekiyor. aynı cinsiyetten insanlar da birbirleriyle romantik ve cinsel ilişki yaşayabiliyor; ilişkilerin yönü ve biçimi sabit bir şablona bağlanmıyor. üstelik bu yapı dört kişiyle sınırlı olmak zorunda da değil; esas mesele, evliliğin tek bir çiftin kapalı ilişkisi olarak düşünülmemesi.
kısaca le guin evliliği, insanların arzularının hiç değişmeyeceği varsayımı üzerine kurmuyor.
çünkü insan sabit arzuları olan bir varlık değil. bunu kabul ettiğimiz anda modern tek eşli evlilik kurumunun temelindeki varsayım biraz sarsılıyor. bir insanın arzusu değiştiğinde ne oluyor? çoğu zaman iki seçenek var, ya arzu bastırılıyor ya da ilişkinin kendisi tehdit altına giriyor. birine aşıkken başka birine aşık olmak, mevcut ilişkiye karşı bir ihanet olarak görülüyor. çünkü sistem bir kişiyi seçtiysen, arzunun geri kalanını da geride bırakmalısın, diyor.
sedoretu ise başka bir ihtimali deniyor. insanın arzusu değişebilen bir şeyse, evlilik kurumu da bu değişkenliği taşıyabilecek kadar esnek olabilir mi?
ama tabii le guin burada insanı idealize etmiyor. sedoretu'nun ortaya çıkması kıskançlığı, özlemi, karşılıksız aşkı veya kaybı ortadan kaldırmıyor. çünkü bunların kaynağı yalnızca evlilik kurumunun biçimi değil; insanın kendisi. birinin arzusu değişirken diğerininki aynı kalabilir. biri unutabilir, diğeri özleyebilir. bir insan yeni birine aşık olabilirken bir başkası hala eski ilişkisinin içinde kalabilir. yani sedoretu, insanın temel problemini çözmüyor. sadece o problemi başka türlü yaşamayı mümkün kılıyor.
le guin'in sorusu "en iyi evlilik biçimi hangisi?"den ziyade şunu sorgulamaya itiyor; insan değişiyorsa, neden kurduğumuz ilişkiler insanın hiç değişmeyeceği varsayımına dayanıyor?
ve belki de sedoretu'nun modern aileyle ortak noktası da burası. ikisi de insanın birilerine bağlanma, birlikte yaşama, bakım verme ve ait olma ihtiyacına cevap vermeye çalışıyor. fark, bunu nasıl yaptıklarında. modern tek eşli aile, bütün bu bağları mümkün olduğunca iki kişinin arasında topluyor. sedoretu ise bunları daha geniş bir ilişki ağına dağıtıyor. ama sonuçta ikisi de aynı gerçekle karşılaşıyor: insan değişiyor.
hiçbir aile biçimi insanın arzusunu, zamanını ve duygularını sabitleyemiyor. le guin'in yaptığı şey, bu değişkenliği yok saymayan bir kurum hayal etmek. yani sedoretu kusursuz bir "alternatif aile modeli"nden çok, insanın değişkenliğini kabul etmeye çalışan bir deney gibi.
şimdi gelelim öyküdeki bir başka meseleye...
bir yere aniden çörtüyorsak oraya gerçekten gitmiş olur muyuz?
çörtme üzerine düşünürken akla takılan soru bu. çünkü bir yerden başka bir yere gitmek yalnızca mesafeyi aşmak değildir. arada geçen zaman da yolculuğun kendisidir. bir yerden ayrılırsın. beklersin. özlersin. yolda değişirsin. sonra başka bir yere varırsın.
peki ya bunların hiçbirini yaşamadan, bir anda başka bir dünyada bulunsaydın?
çörtme tam olarak bunu yapıyor. mekanlar arasındaki mesafeyi ortadan kaldırıyor ama belki de bununla birlikte insanın bir yerden başka bir yere ait olmasını sağlayan şeyi de ortadan kaldırıyor: geçişi, byung chul han deyimiyle söylersek insanı oluşturan, dayanağı olan süremi yok ediyor.
çünkü bir deneyimin deneyim olabilmesi için bir "önce" ve "sonra" gerekir. bir olayın gerçekleşebilmesi için arada bir zaman aralığı vardır.
eğer o aralık yoksa, olay yaşanmış olur mu?
yoksa yalnızca sonuç mu ortaya çıkar? öykü kişilerinin de sık sık sorduğu soru budur.
çörtmenin yarattığı yabancılaşma bu yüzden sıradan bir jetlagden daha derin. jetlagde bedenin biyolojik saati ile bulunduğun yerin zamanı birbirine uymaz. çörtmede ise insanın bedeni başka bir yerdeyken benliği hala başka bir zamanda kalabilir. bu yüzden çörtme yalnızca mekan kavramını değil, ev kavramını da sarsıyor.
çünkü ev sadece dört duvar değildir. ev, tekrar tekrar döndüğümüz yerdir. geçmişimizin biriktiği yerdir. bedenimizin alıştığı, başkalarının bizi tanıdığı yerdir. bir yere ait olduğumuzu hissetmemiz için orada bir süre yaşamamız, orayla bir geçmiş kurmamız gerekir.
çörtme ise "buradan oraya" gitmeyi neredeyse anlamsızlaştırıyor. çünkü ortada bir yol yok. beklemek yok. ayrılığın süresi yok. dönüşün anlamı değişiyor.
ve hideo'nun trajedisi biraz da bu. hideo dünyalar arasındaki mesafeyi aşabilen bir insan. bilime ve fiziğe kendini vermiş; evrenin nasıl işlediğini anlamaya çalışmış. ama bütün bu mesafeleri aşarken, kendi içindeki mesafeyi aşamayan hatta bunu farkında bile olmayan biri.
isidri'ye duyduğu aşkı ve özlemi, onun yokluğuyla karşılaşana kadar tam olarak fark edememiş olması bu yüzden çok sarsıcı. hideo dünyalar arasında çörtürken aslında kendisinden de uzaklaşıyor. sevdiği kadından uzaklaşması, bir süre sonra onun ne anlama geldiğini fark etmesini sağlıyor. belki de aşkını anlayabilmesi için arada bir zaman aralığına ihtiyaç vardı.
hideo'nun ranzasında tek başına, sabaha kadar hüngür hüngür ağlaması bu yüzden öykünün en güçlü anlarından biri. bütün hayatını bilime vermiş bir insanın, sonunda bilimin açıklayamayacağı kadar ilkel ve bedensel bir acının içine düşmesi. titreye titreye ağlayan hideo, bir anda bütün o bilimsel dünyadan çıkıp yalnızca özleyen bir canlıya dönüşüyor.
bu da insanoğlunun evrensel paradoksuna getiriyor bizi. hideo gezegenler arasındaki mesafeyi aşabiliyor ama sevdiği insanla arasındaki mesafeyi aşamıyor. daha doğrusu, fiziksel mesafeyi aşabildiği halde kendi duygularına olan mesafeyi aşamıyor.
şöyle diyor kadına: "seni özlediğimi bilmiyordum. ama senin için ölüyordum. bu yüzden ölüp gidebilir ama nedenini hiç anlamayabilirdim isidri."
çörtme ona dünyanın sınırlarını aşma imkanı veriyor; ama kendisini de beraberinde götürüyor. velhasıl insan ne kadar uzağa çörtürse çörtsün, kendisinden kaçamıyor. çörtme mesafeyi yok ediyor ama deneyimi de tehdit ediyor. oysa insanın kimliği o mesafelerin içinde oluşuyor.
bir yere gitmek için gereken zaman, birini özlemek için gereken yokluk, bir eve dönmek için gereken yol, bir ilişkiden çıkıp başka birine dönüşmek için gereken süre... bütün bunlar insanın hayatındaki "aralıklar" ve insan, o aralıklar olmadan hiçbir yere gerçekten varamıyor.