İzlemeyi dört gözle beklediğim filmlerden biriydi ve çok beğendim. Yönetmenin ilk uzun metrajlı filminde bu kadar başarılı olması başka bir takdir meselesi. Şimdi gelelim filme. Türkiye'de filmin yeterince anlaşılmadığını düşünüyorum. Bence bunun altında korku deyince yüksek ses efekti ve metafizik…devamıİzlemeyi dört gözle beklediğim filmlerden biriydi ve çok beğendim.
Yönetmenin ilk uzun metrajlı filminde bu kadar başarılı olması başka bir takdir meselesi.
Şimdi gelelim filme. Türkiye'de filmin yeterince anlaşılmadığını düşünüyorum. Bence bunun altında korku deyince yüksek ses efekti ve metafizik korkunun Türk seyircisi için bir yarış meselesi olması. Yani ne kadar korkunç bir filmi izleyebilme becerisi olarak algılıyor seyircimiz korku sinemasını ki bu da normal bence çünkü insanın yaşadıkları aşırı kötü ve korkunç olunca korkma kasımız aşırı kullanılmış olduğundan korku filminden zevk almayı da kaba sana unsurların üzerimizde ancak bırakabildiği etkiye indirgenmiş oluyor konu.
Bunları geçersek gelelim filme. Film son derece hayatın içinden bir konuyu aşk ve saplantı psikolojik gerilim öğeleri ve çok daha hassas konular üzerinden ele alıyor.
Korktum mu hayır ama inanılmaz sarsıldım, aydınlandım ve etkilendim. Zaman zaman da gerildim.
Yönetmenimiz basit bir korku filmi olmanın çok ötesinde bir iş çıkarmış. Filmde karşılıksız gerçek aşkı, yası, aşkın son derece bencil bir yanı olduğunu, dileklerimizi ve onlar gerçekleştiğinde verdiğimiz tepkiler gibi birçok insanca karmaşa ele alınmış.
Film, genç bir adamın iş yerinden arkadaşına olan platonik aşkı ve buna karşılık bulma çabasının etrafında örülmüş gibi görünse de gerçekte olan bu çocuğun ölen kedisine yönelik acıyla, kederle açılır giriş sekansları. Burası filmin gidişatındaki gerilim ve çaresizliğin nereden geleceğini filmin başından işaretini bize verir.
Filmde Bear isimli karakterin kedisi ölür, eve geldiğinde ilaç yediği için zehirlenmiş kedisini yerde yatarken bulur. Bu sahne o kadar çarpıcı ve can yakıcıydı ki daha film başlarken yüreğim sıkıştı.
Devamında hızla çocuğun aşık olduğu Nikki isimli kızla olan muhabbete geçilir. Bu hız zaten, freni patlamış arabanın sonunu bize hissettirir. Acı öylesine büyük ki çocuk takıntı derecesinde bu acıdan kaçarken Nikki'ye olan ilgisine adeta saldırır. Sahneler hızlanır, olaylar hızlanır. Bear, onu çok seven, her şeye rağmen onun hayatında bulunan, hiçbir yere gitmeyen, gidemeyen kedisinin ölümü sonucu içine girdiği derin ızdıraptan aşkın avuçlarına kaçmaya çalışmaktadır. Bu boşluğu kapatması gerekmektedir. Çünkü ölümün açtığı boşluk herkesi içine çeker.
Kedisi ölmüştür ama hayat durmuyor ve hızla devam ediyor. Bu sahneler başlı başına gerilimli ve zorlayıcı idi. Çünkü kedisi ölen bu çocuğun acısı karşısında patlamasını, feryat etmesini bekliyorken, yönetmen çocuğun duygularını hızla geçiştirerek ve bastırarak bizi sıkıştırmaya devam eder. Çocuk dışarıdan oldukça sakin görünür ve bu çok daha ürkütücüdür. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.
İşte korkunun ve dehşetin başladığı asıl nokta burasıdır. Bu sıkışma. Bu çoğumuzun aşina olduğu büyük acı ve ondan delirmiş gibi kaçma hali.
Bu olay henüz olmuşken çocuk dışarı çağrılır ve gider ve bir dilek çubuğu alır kıza hediye edecek yapamaz, sonuçta kızın bu dünyada en çok kendisini sevmesini diler. İşte bu anda yas, acı ve tanımlanamayan değişim Nikki'nin aracılığıyla ortaya çıkar. NİKKİ SANDY OLMUŞTUR!
Filmin devamında çocuğun tuttuğu dilek sebebiyle kendisine bir anda aşık ettiği Nikki adlı kızı değil de dünyada en çok sevdiği kişi Bear olan kedi Sandy'i izlemeye başlarız. Evde zamandan zamana gördüğü ve hasretle yolunu gözlediği sahibini bekleyen, onu seven, onu özleyen Bear'ın yolunu gözleyen Sandy'nin yaşadıklarını izliyoruz. Bear'ın etrafında Sandy nasılsa Nikki de bir anda öyle olmaya başlar.
Korku sahnelerinin hepsinde Nikki'nin Bear'dan uzaklaşamadığını, onsuz geçen anlara katlanamadığını, onu her şeyden ve herkesten ayrı tuttuğunu bütün dünyasının Bear olduğunu izleriz. Tıpkı kedi Sandy gibi.
Her ne kadar kedi ruhunu bir korku öğesine çevirmeye kalkıştığı için biraz kızmış olsam da burada korkutucu olanın kedinin yalnızlığı ve yaşadıkları olduğunu veyahut Bear'ın, Sandy'nin ölümünden duyduğu derin pişmanlık ve suçluluğunun somutlaştığını gördüm. Kedinin dünyalara bedel sevgisinin ve sahibi yanında olmadığı zamanlarda yaşadığı derin yalnızlık, terk edilmişlik ve hatta hapsedilmişliğin derin hüznünü ve kedinin çaresizliğinin Nikki ile biraz insanın anlayacağı bir dile çevrilmesini görüyoruz.
Nikki de tıpkı kedi Sandy gibi çaresiz, muhtaç bir şekilde Bear'ın bencil 'ilgisine' kurban edilmiş ve onun dileğinin içerisinde hapsolmuştur. Ancak bu ilgi çok uzun sürmemiş tıpkı kedisine olduğu gibi Nikki de ona bağlanınca biranda bu ilgisini yitirmiştir.
Nikki'nin bu saplantılı 'aşkı' çocuğun kendi dileğinin sonucu olsa da bu aşkın gerçekliğini sorgulamaya başlamış ve dileği sebebiyle değişen Nikki'yi değişmekle yadırgamaya geçmiştir. Çünkü bu genç adam, büyük bir hevesle, bir şeylere sahip olmak için çok bencilce yollara başvursa da onları elde ettiğinde o şeylerin değerini bilmemektedir. Kedisine de bu olmuştur. Onu bir eşya gibi evde adeta unutmuştur.
Diğer yandan dilek tutulmadan önceki sekans Nikki hakkında ilginç bir anekdot verir. Nikki yazar olmak istediğinden ve gerçek aşkı 'romantizmi degil' yaşamak ve anlatmak istediginden bahsetmiştir. Yönetmen öyle zekice bir yol izlemiştir ki her karakterin gelişimi başından sonuna tutarlı, olaylar bağlantılı ve derinlikli şekilde ilerler. Çünkü Nikki gerçek aşkın ızdırabını dilemiştir. Aşkı dilemiştir. Ve bir kedi gibi aşık olmuştur. Özgür doğası ile aşık olduğu kişi arasında inişli çıkışlı, tedirgin edici, bıçak sırtında katlanılmaz bir yolculuğa çıkmış ve kendisini tamamen kaybetmiştir.
Bu kayıptan kurtulmak için ölmeyi dilemiştir. Aşk yüzünden kendisini kaybeden biri için ölüm belki de özgürlüktür. Çünkü ne yaparsa yapsın Bear ondan korkmuş ve ona olan sevgisi güvenilir değildir. Benim hissettiğim, kedi Sandy bile bu yalnızlık ve Bear tarafindan yeterince görülmemeye, unutulmaya sanki bir yük gibi yaşanmaya katlanamayıp ölmeyi dilemiş olabilir.
Film, tüm bu temaların hakkını tam dozunda, müthiş sahnelerle, diyaloglarla, ışık ve olay örgüsü ile sararak sonuna dek vermiştir. İçerisinde anıtsal bir yolculuk yapıyor gibi hissettim.
Bütün oyunculuklar çok iyiydi ama Inde Navarrette, Nikki rolünü başka bir boyuta taşımış, onu izlerken bir kediden ayırmak mümkün değildi. Bu kadar şahane bir oyunculuğun da hakkını vermeliyiz.
Filmin sonu ise film kadar sağlam ve vurucu olmuştur. Burasını izleyip görün.
Bear, bu defa bir şeyleri anlamış ve yapması gerekeni yapmıştır.
Filmde birçok konu gündelik yaşamın sıradan akışı icerisinde işlenmiş ve bu damarlara kadar sirayet eden bir gerçeklik gerilimi yaratmıştır.
Mesela arkadaşlık ilişkilerindeki iki yüzlülük, insanların birbirleri ile kurduğu dolaylı ikircilikli oyunlar filmin dokusunu oluşturmuştur.
Oysa Nikkin'nin kedileşen gerçek halinde bu hallerin hiçbirine yer yoktur. O olduğu gibidir. Gerçektir. Yani bir insanla bir kedi arasındaki farkları da olduğu gibi görürüz.
Gerçek yaşamdaki ilişkilerin karmaşıklığına enteresan bir bakış atarken; film, sonunda herkesin özgür kalabildiği bir saplantı dansını anlatıyor.
Sandy, ruhun şad olsun güzel yavru.
Asla korku ve gerilim hissetmedim ancak bunun sebebi kedi bir evladım olduğu için daha çok onun durumunu anlamaya ve üzülmeye çekildim desem yeridir.
Nikkin'nin varolusunda geri gelen kedi ruh seni seviyorum.
Özetle bu bir matem ve bunun yarattığı cehennemin gerilimini anlatan korku filmidir.
Filmi bence tekrar izleyin.
Keyifle sindire sindire izlenesi bir film
9/10