Öncelikle kalbimi söküp alan bir film izlediğimi ve hayatıma son bir senede giren ve benim yavrum olan kedimi bu filmin her her anında düşündüğümü söyleyerek başlamak istiyorum. Hem bireysel var oluşumuzdaki otantik benliğimizin keşfi hem de bulunduğumuz çevreyle daha derin…devamıÖncelikle kalbimi söküp alan bir film izlediğimi ve hayatıma son bir senede giren ve benim yavrum olan kedimi bu filmin her her anında düşündüğümü söyleyerek başlamak istiyorum.
Hem bireysel var oluşumuzdaki otantik benliğimizin keşfi hem de bulunduğumuz çevreyle daha derin ve anlamlı bir bağ kurabilme üzerine son derece etkileyici bir belgesel izledim.
İçinden çıktığımız ve parçası olduğumuz doğayla bağımızı yeniden kurabilmenin hevesini, merakını ve imkanını hatırladım.
Bir canlıyla gerçek bir bağ kurabilmeyi ancak yaşayanlar bilir... Gerçekten bu harika filmde bunu anlayan, yaşayan bir deneyime denk gelmek hem de bunu o canlının kendi evinde misafir olarak yapmak bambaşka bir boyut.
İzlerken ruhumun bağ kuramamaktan ve dünyaya dahil olamamaktan duyduğu derin acıyı iliklerime kadar hissederken; etrafına bakan, dahil olan ve keşfeden bir hareketin yaşamla ve ölümle, kavuşum ve ayrılıkla, mana ve boşlukla, işe yarar hissetmek ve depresyonla olan gelgitli ilişkisine şahit oldum.
Bu ilişki bu filmde katman katman adım adım açıldı, serpildi ve büyüdü. Bir adem evlâdı sebebini kavrayamadığı ruh yarası ile mucadele ederken -bir çoğumuz gibi- çocukluğunun geçtiği yere yani bence yolculuğun başladığı yere gitmeye karar verir. Çektiği acıdan sanki orada hayatına son verecek gibi ağır bir duygu bırakır üzerimize. Ancak orada bir ahtapotla eşsiz bir ilişki ve bağ kuracağı bir yolculuğa başlar. Yolculuk yolculuk içinde... Bize her açılan katmanla bir canlılık, merak, yaşama dair hareketlilik gelir. Sanki yeniden hissetmeye başlarız. Donukluk hislerimizden ve zihnimizden adım adım uzaklaşır. Sanki iyileşen bir yara gibi. Sanki yarım kalan herşey tamamlanacaktır. Tutulmamış bir yas tutulacaktır. Sanki hayatın ileri evrelerinde yeni bir can hakkı kazanmak gibi.
Kendimizi derin acılarımızın sebeplerini analiz etmeden sezdigimiz ve dikkatimizi tamamen varoluşa yönlendiren yepyeni bir katmanın içerisinde buluruz. Bu katman hayat gibi capcanlıdır. Orada bütün duygulara yer vardır. Ahtapotun dünyasına bu dalış bize çok benzeyen bu kahramana bir aydınlanma getirecektir. Bu katmanda Ahtapotun evrenini keşfe çıkar ve onun varoluş mücadelesine odaklanırız. Ahtapotun sonunda öleceğini bildiği hatta bunun için yaşadığı kısacık hayatının ve kendini feda edişinin eşsiz, sade ve sahici anlarına şahit oluruz. Oradaki şahitlik ile bu yaralı ruh fani hayatının anlamsız olduğu yönündeki kendisine eziyet eden düşünceden de özgür kalacaktır.
Çünkü kelebeğin ömrü gibi bir gün bile olsa her yaşam, bizim zamanla ölçülemez ve ölümle engellenemez bir öneme ve değere sahiptir. İşte bu katman bu anlayışın geliştiği andır.
Son katmanda kahramanımızla birlikte hayatın en derin ve gerçek duygusunu yaşarız, yas tutarız. Bu yas öylesine önemli ve özeldir. Derin bir kayıpla sarsıla sarsıla ağladığımız bir sessizlikte tüm varlığımızla acı çekeriz.
Bu kaybın ve acısının arkasından beklendiği üzere yok oluş gelmez. Yaşam yeşerir. Kendisinden sonrakilere ve sonrakilere ve sonrakilere yaşamı armağan etmenin ve var olduğu her anın elinden geldiği kadar hakkını vermenin keyfini süreriz. Kahramanımız da böyle yapar.
Kısaca "yaşamak kendini insan yapmaktır" sözünün hakkını vermenin yaşamak olduğunu anlarız.
Ve ister insan olsun ister bir ahtapot ya da bir ağaç her varoluş ne kadar anlamlı ve güzel.
İlk katmanlardan sona kadar hissettiğimiz kaybolma duygusunun sebebini de şöyle yorumluyorum:
Modern yaşamlarımızın bizi "güvenlik" ve "konfor" uğruna varolmaktan yaşamaktan, denemekten ve hissetmekten mahrum bırakmıştır. Bu nedenle filmdeki ömrü kısa (bize göre çünkü nefes almayı yaşamak sanıyoruz) fakat varoluşu paha biçilemez yaşamın özgünlüğü ve derinliğini gördükçe ve vahşi doğamızın bizden nasıl çalındığını, bizim hayatta kalma garantisi için daha uzun ama ruhsuz, yapay hayatlara razı gelişimizin manasızlığını, uğruna vazgeçtiklerimizin kendimiz olduğunu gördükçe göz yaşlarımı tutamadım.
Kurduğumuz insanatların içerisinde birbirimizi yerken ve bize benzeyenden başkasıyla iletişimi kesip kendimizi var oluş evimizden, doğadan resmen kovdurmuşken sürekli hasta oluşumuza mana verememizi düşündüm durdum.
İşte bu film kaybolduğumuz patikaları ve eve dönüş yollarını gösterdi bize. ❤️
Sonunda ben bir ahtapot olmak istedim.
Ne diyordu şair:
"yaşamak şakaya gelmez
büyük bir ciddiye alacaksın.
Bir sincap gibi mesela..."
Ben de diyorum ki
"yaşamak şakaya gelmez
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın"
Bir ahtapot gibi mesela
Sekiz kolla sarılacaksın hayata
Gerektiğinde hiç kolun kalmasa bile
Her bir yanından tutunmaya devam edeceksin.
Özetle ☺️
Ben bir ahtapot 🐙 olmak istedim.
Bir ahtapot...❤️❤️❤️
Sevgiler iyi seyirler 🐙🙂