OSMANLI TEŞKİLAT-I MAHSUSASI DOSYALARINDA İBADETİN ARAPÇA OLMASINA DAYALI SÖMÜRÜ DÜZENİ AÇIKLAMALARI...1908 İkinci Meşrutiyeti'nde Arap Yarımadası şekilde de olsa, Osmanlı egemenliğindeydi. 1789 Fransız rejim ihtilalinin fikirlerini istikballeri için fırsat sayan Osmanlı yönetimindeki Müslüman olmayan azınlıkların hareketine katılan özellikle Hicaz ve Suriye…devamıOSMANLI TEŞKİLAT-I MAHSUSASI DOSYALARINDA İBADETİN ARAPÇA OLMASINA DAYALI SÖMÜRÜ DÜZENİ AÇIKLAMALARI...1908 İkinci Meşrutiyeti'nde Arap Yarımadası şekilde de olsa, Osmanlı egemenliğindeydi. 1789 Fransız rejim ihtilalinin fikirlerini istikballeri için fırsat sayan Osmanlı yönetimindeki Müslüman olmayan azınlıkların hareketine katılan özellikle Hicaz ve Suriye Araplar'ı 1876 ilk Osmanlı Mebuslar Meclisi'ndeki Arap asıllıları ayrı bir grup halinde toplamışlardı. Sultan Hamid'in takip ettiği HİLAFET POLİTİKASI, Araplar'ın ümmet siyasetinin dayancı olmuş, devrini tamamlamış Osmanlı medresesinin "bab-ı içtihat (düşünce kapısı) kapanmıştır" akıl dışı iddiasına tutunarak İslam şeriatını Arap kültür emperyalizminin bayrağı haline getirmişlerdi. Kuran-ı Kerim'in değil metninin, mealinin bile Arapça'dan başka dillere çevrilmesini yasaklayan şeyhülislamlık fetvaları bu tarihe rastlar.1897'de Kahire Ezher Medresesi'nden getirilen iki müderrisin, kasabalara kadar yaygın medreselerde din derslerinin tamamen Arapça olması tavsiyesi kabul edilmişti. Özellikle Anadolu'da Sünniler'in dışında hiç de azımsanmayacak başka mezhepler bulunmasına rağmen, Emeviler devrinde görülmüş bu katı Arapçılık, İkinci Meşrutiyet'te de devam etti.Ve de çok tabii olarak ibadetin Arapça devamı bağlayıcı şartının içinde... Büyük bölümü ekmeğini zor bulan, doğanına kundağın, ölenine kefenin nimet sayıldığı Anadolu'dan her yıl MEKKE'ye tantanalı SURRE ALAYI töreniyle kültür yoksunu Anadolu'da okullar değerinde armağanlar gönderiliyordu. MEKKE emirine padişahın dini tebriklerini ileten yazı da ARAPÇA'ydı. İkinci Sultan Abdülhamit, mabeyn müşiri Eğinli Said Paşa'ya:"Şu Arapça ne fasih(1) lisan... Resmi muhaberatta kullanılırsa daha iyi olmaz mı?" sualine, Eğinli bir Türk ailesinin çocuğu Sait Paşa'nın, "O zaman zati şahanelerine OSMANLI HAKANI denilmez, MEKKE ŞERİFİ unvanı verilirdi" cesur cevabı sonucu vazifesinden alınmış, Hicaz ordusuna gönderilmişti.Mantık, hatta haysiyet yarası bu garipliklerin asıl kaynağı, hiç şüphesiz, ibadetin yabancı bir dil olan ARAPÇA'yla yapılmasının hazin tortusuydu.Peki... Biz, inanılmaz yanlışlık yapılı zihniyetle, DİN'i ARAP DİLİ'nin böylesine ayrılmaz parçası sayarken Arab'ın dindarlık ölçüsü neydi?Bu sorunun cevabı, birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın Almanlarla beraber yer aldığı o ölüm kalım günlerinin Arap ihaneti içindedir.1914 Kasım'ında Osmanlı Alman, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan safında harbe katılınca, İslam âleminin HALİFE'si, yani Peygamber'in vekili de olan Padişah Beşinci Sultan Mehmet Reşat, dünya Müslümanlarını dini zorunluk olan savaşa katılmaya çağırdı, CİHAT FETVASI yayınlandı.Meşihat (şeyhülislamlık) makamında, konu üzerinde uzman tanınmış din bilginlerinin hazırladıkları FETVA'da İngiliz/Rus/Fransız/İtalyanlar'ın başlattığı savaşın asıl gayesinin Müslümanların yaşadıkları yerleri ele geçirerek egemenlikleri altına almak, onları din ve devletlerinden mahrum bırakmak olduğu anlatılıyor. Harp sahası Darül Cihat'ta harbe katılmanın farzı ayn (kişinin yerine getirmesi zorunlu kutsal görev) olduğu bildiriliyordu.Elde edilen sonuç, ümitlerin iflası oldu. Araplar'ın yaşadıkları yerlere her türlü ulaşım araçlarına başvurularak iletilen çağrılar hiç ilgi görmedi. Başta Hindistan, çok İslam ülkesi düşmanların elindeydi. Araplar o kadar farklı dil lehçesi kullanıyorlardı ki çağrının Alman uçak ve denizaltılarından faydalanılarak ulaşılan yerlerin kullandıkları lehçelerle bastırılmış CİHAT ÇAĞRISI'nın neticelerinden ümitli olmamaları için görünürde bir sebep yoktu.Ne hazindir ki ortadaki bütün bu ümit sebeplerine rağmen, Arap halkı HİLAFET MAKAMI'nın çağrısına sessiz ve kayıtsız durmakla kalmadı Osmanlı'nın düşmanlarına gizli ve açık yardımlarda bulundu. Bu ibretli sonuçta düşünülmeye değer tamamlayıcı olaylar da vardır: 1911'de İtalyanlar'ın 24 saatlik bir ültimatom sonu işgale başladıkları Trablusgarp (Libya) görünürde bir Arap ÜLKESİ idi. Aslına bakılırsa yerli halk BERBERİLER Arap değildi. Fakat dillerinin çok farklı lehçeliğine rağmen Arapça olması Bedevi halkın kökeni üzerinde bir araştırmaya gerek duyulmayacak kadar Arap ümmeti içinde görünüyorlardı. Buranın savunmasını Mısır üzerinden bu topraklara giren Türk zabitleri, binbir yokluk içinde, İtalyanlar'ı harp gemilerinin top menzili içinde kalmaya mahkum eden Osmanlı'nın yardımına koşan Arap ülkesi çıkmadı. Daha sonra Balkan Harbi'nde, Anadolu kadar Türk Rumeli, gaflet ve hıyanet içinde elden çıkarken Araplar'dan değil fiili yardım, şekli alaka bile görülmedi. Şam, Halep, Beyrut gibi Arap şehirlerinde çıkan Arapça gazeteler başlarında bile savaşın kendilerine yabancı bir ülkede cereyan ettiğini benimsemiş olmanın ifade tarzı içindeydiler. Merak edenler lütfen araştırsınlar: Hilafet merkezi İstanbul'u istiladan koruma yolunda inanılmaz kahramanlıkla can vermiş iki yüz elli bini aşkın Çanakkale şehitleri arasında kaç Arap vardır?