Bugün dilimize pelesenk olmuş bir kavram var: Gaslighting. Birisi size durmadan "Yanlış hatırlıyorsun.", "Abartıyorsun.", "Öyle olmadı.", "Sen kafanda kurmuşsun." diyorsa, çoğumuz artık bunun ne anlama geldiğini biliyoruz. Fakat işin asıl ilginç tarafı şu: Bu kelime bir psikoloji kitabında doğmadı. Bir…devamıBugün dilimize pelesenk olmuş bir kavram var: Gaslighting.
Birisi size durmadan "Yanlış hatırlıyorsun.", "Abartıyorsun.", "Öyle olmadı.", "Sen kafanda kurmuşsun." diyorsa, çoğumuz artık bunun ne anlama geldiğini biliyoruz.
Fakat işin asıl ilginç tarafı şu:
Bu kelime bir psikoloji kitabında doğmadı.
Bir akademisyenin makalesinden çıkmadı.
Hatta ilk ortaya atan da bir psikolog değildi.
1938 yılında İngiliz yazar Patrick Hamilton, Gas Light adında bir tiyatro oyunu kaleme aldı. Oyun öylesine ses getirdi ki birkaç yıl sonra sinemaya uyarlandı. Özellikle 1944 yapımı Gaslight filmi, öyle büyük bir tesir bıraktı ki, yıllar sonra psikoloji dünyası bu hikâyeyi alıp bir kavramın adı hâline getirdi.
Şimdi gelin, o evin kapısını birlikte aralayalım...
Eski bir malikâne...
Kalın perdeler...
Gıcırdayan ahşap merdivenler...
Koridorlarda yankılanan ayak sesleri...
Ve elektriğin henüz her eve girmediği zamanlar... Odayı aydınlatan şey, duvardaki gaz lambaları.
Evde bir karı-koca yaşıyor.
Adam son derece sakin.
Kibar.
Ölçülü.
Mahalleli sorsa, "Beyefendinin teki..." derler.
Zaten kötülük, çoğu zaman kabalık kılığına girmez. Nezaketin ceketini ödünç alır.
Fakat bu adamın zihninde karanlık bir hesap var.
Eşinin servetine konmak istiyor.
Bunun için de kadının aklını kaybettiğine herkesi inandırması gerekiyor.
Şimdi dikkat edin...
Bir gece kadın oturma odasında otururken gaz lambasının ışığı hafifçe azalıyor.
Kadın başını kaldırıyor.
"Acaba ışık mı kısıldı?"
Adam gazetesinden gözünü bile kaldırmıyor.
"Hayır."
Kadın emin.
"Yok... Gerçekten azaldı."
Adam bu kez hafifçe tebessüm ediyor.
"Sanırım fazla yoruldun."
Ertesi gece yine aynı şey...
Sonraki gece yine...
Meğer adam, kimse görmeden üst kattaki gaz vanasını çeviriyor; lambaların ışığını gerçekten de kısıyormuş.
Fakat mesele lambayı kısmak değil.
Asıl mesele, kadının gördüğü şeye inanmasını engellemek.
Derken evde eşyalar kaybolmaya başlıyor.
Adam onları gizlice başka yerlere saklıyor.
Kadın telaşla arıyor.
"Buradaydı."
Adam son derece sakin:
"Emin misin?"
Ne kadar tehlikeli bir cümle...
"Emin misin?"
İlk gün adamdan şüphe ediyor kadın.
İkinci gün hafızasından.
Üçüncü gün gözlerinden.
Dördüncü gün aklından...
Ve işte o anda oyun kazanılıyor.
Çünkü artık adam kadına yalan söylemiyor sadece.
Kadının, kendi hakikatine güvenmesini elinden alıyor.
İşte bugün "gaslighting" dediğimiz şey tam olarak budur.
Bir insana yalan söylemek değildir.
Onun hakikat terazisini bozmak, pusulasını şaşırtmaktır.
Belki de bu yüzden, en tehlikeli manipülasyonlar yüksek sesle yapılmaz.
Hep aynı sakin cümleyle başlar:
"Yok canım..."
"Sen yanlış hatırlıyorsun."