Etimolojik Gezi Rehberi #6#: Çeşme Gündelik hayatın hengamesi içinde yanından hiç durup bakmadan geçtiğimiz, beton binaların köşe başına sıkışmış alelade bir mahalle musluğundan su içerken kulağımıza dökülen o melankolik ses: "Çeşme". Kulağa bir Doğu masalının en zarif mısrası gibi çalınan…devamıEtimolojik Gezi Rehberi #6#: Çeşme
Gündelik hayatın hengamesi içinde yanından hiç durup bakmadan geçtiğimiz, beton binaların köşe başına sıkışmış alelade bir mahalle musluğundan su içerken kulağımıza dökülen o melankolik ses: "Çeşme". Kulağa bir Doğu masalının en zarif mısrası gibi çalınan bu kelime, bugün ne yazık ki belediyelerin gri beton kurnalarına yahut paslanmaz çelik musluklarına hapsedilmiş son derece sıradan bir kent mobilyasını tanımlar.
Sözcüğün peşine takılıp Farsçanın o süzülmüş derinliklerine indiğimizde, karşımıza bir mühendislik harikası veya su tesisatı değil, doğrudan insan anatomisi ve doğa mitolojisi çıkar. Farsça "çeşm" (چشم) kelimesi doğrudan "göz" demektir. Bu köke getirilen küçültme ve aidiyet ekiyle türetilen "çeşmeh" (چشمه) ise harfiyen "gözcük" yahut "küçük göz" anlamına gelir. Kadim Doğu insanı için toprağın altından ansızın fışkıran o duru pınar, yerin derinliklerinden dışarıya bakan, adeta yeryüzünün ağlayan yahut dünyayı seyreden "gözü"nden başka bir şey değildi.
Dağdaki o hür ve yabani pınarın mimari bir kalıba dökülüp şehre indirilmesiyle kelime de formuyla birlikte evrildi. Doğanın kör gözü; mermer kemerlerin, kitabelerin ve kurnaların ardına kilitlendi. Taşların arasından süzülen su, zamanla medeniyetin hijyenik bir ihtiyacına, kelimenin kendisi ise sokak aralarındaki taş yapılara adını veren gündelik bir terime dönüştü. Toprağın kaynayan gözü, insanın kilit vurup avucunu dayadığı bir musluk seviyesine indirgendi.
Peki, toprağın bağrından dünyayı seyreden o "canlı göz", nasıl oldu da modern insanın zihninde boruların ucuna takılmış alelade bir mekanizmaya dönüştü? Şimdilerde plazaların steril katlarında plastik şişelerin kapağını burkarken ferahladığını sanan insanoğlu, aslında doğayla kurduğu o kadim ve şiirsel teması yitirdiğinin farkında bile görünmüyor. Zira su aynı sudur; lakin ona toprağın canlı gözünden bakmayı unutan bir zihin, ne kadar gelişmiş bir su tesisatına sahip olursa olsun, hakiki susuzluğunu plastik ambalajlarla giderebileceğini sanan hazin bir algı felciyle baş başadır.
Etimolojik Gezi Rehberi #5#: Perişan Gündelik hayatın yıpratıcı hengamesinde ne zaman kontrolü kaybetsek, ne zaman bir yıkımla yüzleşsek imdadımıza hemen o kelime yetişir: "Perişan" Bir felaketin, maddi yahut ruhi bir çöküşün ardından çaresizliği resmetmek için "perişan olduk" der, kenara çekiliriz.…devamıEtimolojik Gezi Rehberi #5#: Perişan
Gündelik hayatın yıpratıcı hengamesinde ne zaman kontrolü kaybetsek, ne zaman bir yıkımla yüzleşsek imdadımıza hemen o kelime yetişir: "Perişan" Bir felaketin, maddi yahut ruhi bir çöküşün ardından çaresizliği resmetmek için "perişan olduk" der, kenara çekiliriz. Oysa bu sözcüğün peşine takılıp Farsçanın patikalarında geriye doğru mütevazı bir seyahat yaptığımızda, karşımıza acınası bir sefalet yahut enkaz tablosu değil; rüzgârda savrulan, sadece "dağılmış ve saçılmış" olan nesnelerin somut durumu çıkar.
Farsça "perīşīdan" (dağıtmak, etrafa saçmak) eyleminden süzülen "perīşān", kadim Doğu zihninde bir varlığın haysiyetini veya özünü kaybetmesini değil; yalnızca derli toplu duran parçaların etrafa yayılmasını ifade ediyordu. Nitekim klasik Doğu edebiyatında bu kelimenin arz-ı endam ettiği en zarif yer, sevgilinin omuzlarına dökülen, rüzgârda savrulan o siyah saçlarıdır: "Zülf-i perīşān". Şair için sevgilinin zülüflerinin perişanlığı bir felaket değil, aksine aklı baştan alan, insanı büyüleyen kışkırtıcı bir estetiktir. Dağınıklık, henüz bir yıkıma dönüşmemiş; cazibenin ve rasyonel düzenin dışına taşan şiirin bir parçası olarak kalmıştır.
Peki, sevgilinin omuzlarındaki o büyüleyici dağınıklık, nasıl oldu da modern insanın zihninde kaçınılması gereken acınası bir trafediye evrildi?
Doğu’nun kadim düşünce geleneği, varlığı ve insan zihnini bir arada tutan ilahi yahut akli merkeze "cem" (toplanma, derlenme), o merkezin yitirilip parçaların etrafa saçılmasına ise "tefrika" veya "perişani" der. İnsan kendi içindeki rasyonel nizamı, yani zihinsel odak noktasını kaybettiğinde, düşünceleri de rüzgâra kapılan saç telleri gibi savrulmaya başlar. Böylece basit bir fiziksel saçılma eylemi, zamanla zihinsel ve içtimai bir dağılma dehşetine dönüşmüştür.
Haliyle insan bugün durup düşünmeden edemiyor: Şimdilerde "perişan olduk" diye feryat ederken yakındığımız şey hakikaten dış dünyadaki şartların amansız ağırlığı mıdır, yoksa kendi zihnimizin parçalarını bir arada tutacak o akli merkezden uzaklaşmamız mı? Neticede rüzgâr hep aynı rüzgârdır; zekasını ve tefekkürünü diri tutan onunla efsunlu bir şiir yazarken, mantığın kılavuzluğunu reddeden ise kendi dağınıklığında savrulup gitmeye mahkûmdur.
Bir tarafta Batı hukukunun ve toplumsal düzeninin temelini atan "nomos" ile cüzdanlarımızdaki akçeye adını veren "nomisma", diğer tarafta ise Doğu insanının şerefini, iffetini ve ocağını üzerine bina ettiği namus... Dışarıdan bakıldığında biri piyasanın soğuk rakamlarına, diğeri Doğu'nun mahrem kutsallarına ait…devamıBir tarafta Batı hukukunun ve toplumsal düzeninin temelini atan "nomos" ile cüzdanlarımızdaki akçeye adını veren "nomisma", diğer tarafta ise Doğu insanının şerefini, iffetini ve ocağını üzerine bina ettiği namus... Dışarıdan bakıldığında biri piyasanın soğuk rakamlarına, diğeri Doğu'nun mahrem kutsallarına ait gibi duran bu üç kelimenin aslında Antik Yunan'ın aynı zihinsel beşiğinde sallanan öz kardeşler olduğunu öğrenmek, zihninizde kışkırtıcı bir merak uyandırmıyor mu?
İzlerini sürmek için geriye adımladığımızda, Hint-Avrupa dil ailesinin "bölüştürmek, nizam vermek" anlamına gelen "nem-" köküyle karşılaşırız. Antik Yunan zihni bu kökten kabilenin yazılı yahut yazısız adaletini, yani toplumsal yasayı ifade eden "nomos" (νόμος) kelimesini türetmiştir. Akdeniz’in ticari aklı çok geçmeden bu yasal uzlaşıyı piyasaya taşımış; "kanunla değeri tayin edilmiş" resmi paraya, yani sikkeye "nomisma" (νόμισμα) demiştir —ki bugün cebimizdeki nakdin ve sikkelerin tarihini inceleyen "nümizmatik" bilimi de varlığını bu sözcüğe borçludur.
Fakat kelimenin serüveni Batı’da paranın üzerine damgalanırken, Doğu’ya doğru hayli ulvi bir mecraya akar. Felsefe ve hukuk metinlerinin tercümeleriyle Yunanca "nomos", önce Süryaniceye, ardından Arapçaya "nāmūs" (ناموس) olarak sızar. Erken dönem Doğu yazınında "nāmūs"; ilahi nizamı, mukaddes kanunu ve peygamberlere vahiy getiren o gizli elçiyi temsil eder. Zamanla bu ilahi yasa, Doğu toplumunun içtimai dokusunda somutlaşarak bireyin ve ocağın canı pahasına korumakla yükümlü olduğu edep, iffet ve mukaddesat kalesine dönüşür.
Günün sonunda karşımıza çıkan bu muazzam manzara, iki ayrı medeniyet ufkunun insana ve nizama dair hakiki tercihlerini gözler önüne serer. Batı, toplumsal kaosu engellemek ve nizamı (nomos) korumak için çareyi madeni paranın (nomisma) ve piyasanın soğuk rasyonelliğinde ararken; Doğu, asıl mülkün ve huzurun ancak insanın ruhundaki edep, iffet ve ilahi haysiyetle (namus) korunan mahrem sınırlarda ayakta kalacağını idrak etmiştir. Zira sahte bir sikke nihayetinde ticareti aksatır; fakat poyraza verilmiş bir namus, bir cemiyetin harcını kurutarak medeniyeti kökünden sarsar.
Etimolojik Gezi Rehberi #3#: Panik Bugün metropolün kalbinde, gürültülü caddelerin ve yüksek beton duvarların ortasında aniden boğazımıza sarılan o amansız hissi tanımlamak için hiç düşünmeden "panik" diyoruz. Ya da modern tıp jargonuna sığınıp "panik atak" diyerek durumu kavramsallaştırıyoruz. Oysa bu…devamıEtimolojik Gezi Rehberi #3#: Panik
Bugün metropolün kalbinde, gürültülü caddelerin ve yüksek beton duvarların ortasında aniden boğazımıza sarılan o amansız hissi tanımlamak için hiç düşünmeden "panik" diyoruz. Ya da modern tıp jargonuna sığınıp "panik atak" diyerek durumu kavramsallaştırıyoruz. Oysa bu sözcüğün peşine takılıp birkaç bin yıl geriye, Akdeniz’in ıssız dağlarına ve karanlık ormanlarına doğru yürüdüğümüzde karşılaştığımız şey bir klinik teşhis değil; keçi ayaklı, boynuzlu bir Doğa Tanrısı’dır.
Fransızca "panique" sözcüğünden dilimize aktardığımız bu kavram, özünde Eski Yunanca *panikós* (πανικός) kelimesine dayanır. Antik dünya insanı için bu sözcük, uluorta hissedilen alelade bir endişeyi değil; ormanların derinliklerinde, ıssızlığın ve sessizliğin tam ortasında ansızın bastıran, kaynağı belirsiz ve akıl dışı o dehşet anını ifade ediyordu. Korkunun kaynağı ise doğrudan failin adıyla mühürlenmişti: Keçi ayaklı orman ve sürü tanrısı "Pán". Efsaneye göre Pán, yalnız kalan yolcuların yahut sürülerin üzerine ansızın çökerttiği sebepsiz korkuyla, insan zihnini felç eden o amansız çığlığın sahibidir.
Issızlıkta fısıldayan bu antik mitolojik gölge, Türkçeye ise modern dünyanın askeri ve siyasi terminolojisi üzerinden, hayli geç bir tarihte sızar. Nitekim Kâzım Karabekir, 1914 yılına ait günlüklerinde “seferberlik emri çıkınca Rus harbiye nezaretini gözetlemiş, panikmiş” notunu düşerken, kelimenin ilk resmî ayak izlerinden birini bırakır. Orman tanrısının o ilkçağ çığlığı, 20. yüzyılın başında devasa devlet mekanizmalarını ve orduları kilitleyen toplu bir şok duygusuna dönüşmüştür.
İşte zihni kurcalayan ve okuru düşünmeye iten asıl çelişki tam da burada başlıyor.
Eski insanın doğanın tekinsiz ıssızlığında, vahşi bir varlıkla yüz yüze geldiğinde hissettiği o somut ve ilkel korku; nasıl oldu da bugün doğadan tamamen kopmuş, klimalı ve projektörlerle aydınlatılmış beton kutularda yaşayan modern insanın en büyük zihinsel kâbusuna dönüştü? Ormanlarını kesip şehirlerin dışına sürdüğümüz Pan, yoksa bugün beton binaların arasına sıkıştırdığımız insan ruhundan bu yolla mı intikam alıyor? Yoksa insanoğlu ne kadar yüksek gökdelenler inşa ederse etsin, bilinçaltının en derin yerinde hâlâ o karanlık ormanın ortasında yapyalnız yürüdüğünü ve Pán’ın çalılıklar arasından fısıldayan ayak seslerini mi duyuyor?
Etimolojik Gezi Rehberi #2: Magazin Bugün ışıltılı bir alışveriş merkezinin cam vitrinine bakarken kullandığımız "mağaza" sözcüğü ile elinize aldığınız bir popüler kültür dergisini tanımlayan "magazin" sözcüğünün aynı karanlık odadan çıktığını söylesem, sanırım bunu ucuz bir kelime oyunu saymazsınız. Zira dil,…devamıEtimolojik Gezi Rehberi #2: Magazin
Bugün ışıltılı bir alışveriş merkezinin cam vitrinine bakarken kullandığımız "mağaza" sözcüğü ile elinize aldığınız bir popüler kültür dergisini tanımlayan "magazin" sözcüğünün aynı karanlık odadan çıktığını söylesem, sanırım bunu ucuz bir kelime oyunu saymazsınız. Zira dil, medeniyetlerin birbirine attığı en dolambaçlı paslarla doludur ve bu iki kelimenin hikâyesi, Akdeniz’in bin yıllık ticaret haritasını tek bir nefeste önümüze serer.
Hikâye, Arapça xzn (ḫzn) kökünden türeyen ve "saklamak, istiflemek" eyleminden neşet eden maḫzan (مخزن) kelimesiyle başlar. Bizim bildiğimiz, yerin altındaki o rutubetli, loş mahzen. Doğu’nun tüccarları malını bu mahzenlerde muhafaza ederken, Akdeniz’in sularını köpürten Venedikli denizciler bu kavrama kayıtsız kalmaz. Arapça çoğul biçimi olan maḫāzin (mahzenler) kelimesini alıp kendi dillerine magazén —yani gemi ambarı, ticari depolama alanı— olarak uydururlar.
Venedik kalyonları liman liman gezindikçe kelime de deniz kabukları gibi kıyılara vurur: İtalyancada magazzino, Fransızcada magasin, Yunancada magazí olur. Derken, 1521 yılında Piri Reis, Kitab-ı Bahriye’sinde deniz kenarındaki yükleme iskelelerini anlatırken bu sözcüğü liman ambarı karşılığı olarak, "mağazalar-dur" biçiminde Türkçe metne geçirir. Oysa Türkçe konuşanlar zaten asırlardır Arapçadan doğrudan aldıkları mahzen kelimesini gündelik hayatlarında kullanmaktadır. Aynı kök, bir kapıdan girip evimizin altına yerleşmiş; diğer kapıdan ise deniz aşırı bir seyahate çıkıp Venedikli bir kaptanın şapkasıyla geri dönmüştür.
Fakat kelimenin serüveni burada bitmez. Fransızca üzerinden İngilizceye geçen magazine, 1732 yılında Londra’da yayıncı Edward Cave’in zihninde beklenmedik bir biçim değiştirir. Cave, çıkardığı süreli yayına The Gentleman's Magazine adını verir. Neden mi? Çünkü bu dergi, farklı konulardaki bilgilerin, makalelerin ve havadislerin bir araya toplandığı bir "zihinsel ambar"dır. Somut malın istiflendiği depo, fikirlerin ve tevatürlerin istiflendiği bir mecmualar bütününe dönüşmüştür.
Ve nihayet 1930’larda, İngilizce ve Fransızca marifetiyle bu kelime tekrar Türkçe sahnesine adım atar: Magazin.
Şimdi durup düşünmek gerekmiyor mu? Yerin altındaki rutubetli bir depoyu ifade eden mahzen, önce sokaktaki ışıltılı bir ticarethaneye (mağaza), ardından da yüzeysel merakların, renkli resimlerin ve havadislerin sergilendiği bir yayın türüne (magazin) dönüşüyor.
Acaba insanlık olarak topladığımız, biriktirdiğimiz ve "mahzenlediğimiz" şeylerin mahiyeti değiştikçe, dil de bu zihinsel dönüşümü bize fark ettirmeden bizzat kendi bünyesinde mi mühürlüyor? Bugün bir magazin dergisinin sayfalarını karıştırırken veya bir mağazanın vitrinine bakarken, aslında 16. yüzyıl Venedik kadırgasının ambarında, hatta daha da geride, Doğu'nun tozlu bir mahzeninde gezinmediğimizi kim garanti edebilir?
-Mesleğe başladığımda 1 milyon bağımlımız vardı. Şimdi 6.5 milyon. -Biz olmasak 20 milyon olabilirdi. -Buna mı sevinmeliyiz? İran sineması hakkında fazla konuşmayacağım. İnsan doğasını en güzel işleyenler şüphesiz İran filmleri. Bir uyuşturucu "baronu" olan Nasır'ın neden bu yola düştüğünü görürken…devamı-Mesleğe başladığımda 1 milyon bağımlımız vardı. Şimdi 6.5 milyon.
-Biz olmasak 20 milyon olabilirdi.
-Buna mı sevinmeliyiz?
İran sineması hakkında fazla konuşmayacağım. İnsan doğasını en güzel işleyenler şüphesiz İran filmleri. Bir uyuşturucu "baronu" olan Nasır'ın neden bu yola düştüğünü görürken ailesini idam öncesi son görüşünde de yeğeninin jimnastik hareketlerini izlerken duygulanıyor. Hücrede suçunu 12 yaşındaki oğluna yıkmaya çalışan adamla yaşadıkları, Kanada'ya gönderdiği yeğenleri, çocuk öldürmekle itham edilince yaşadığı sinir... Kendi içdünyasına dair güzel işlenmiş ipuçları. Sanırım İran sinemasından izlediğim üçüncü polisiye filmi oldu. Azadi Sineması'nda yeniden izlemeyi çok isterim.
Bir bardak çayın içinde, aslında iki ayrı ticaret rotasının hatırası saklıdır. Kelime, Türkçeye Farsça çāy (چای) üzerinden girmiştir. Farsça ise kelimeyi doğrudan Çinceden alır. İlginç olan, dünyanın büyük kısmında bu içeceğin adının yalnızca iki kökten türemiş olmasıdır: cha ve te.…devamıBir bardak çayın içinde, aslında iki ayrı ticaret rotasının hatırası saklıdır.
Kelime, Türkçeye Farsça çāy (چای) üzerinden girmiştir. Farsça ise kelimeyi doğrudan Çinceden alır. İlginç olan, dünyanın büyük kısmında bu içeceğin adının yalnızca iki kökten türemiş olmasıdır: cha ve te.
Kuzey Çin'de ve Mandarin lehçesinde söyleniş "chá" iken, Fujian kıyılarındaki Min lehçelerinde aynı karakter te veya tê şeklinde telaffuz edilir. (Bugün de Karadenizliler "ç" harfini "ts" şeklinde çıkarırlar. Bu, zannımca bu sesin telaffuzuna insan tabiatı içinde yapılmış güzel bir göndermedir.)
İpek Yolu'ndan taşınan kelime, İran'a, Orta Asya'ya, Osmanlı'ya ve Rusya'ya çay/chai olarak ulaştı. Deniz ticaretiyle Avrupa limanlarına giden ise te biçimiydi. İngilizce tea, Fransızca thé, Almanca Tee, Hollandaca thee aynı yolun mirasıdır. Rusça чай, Farsça چای, Türkçe çay ise kara ticaretinin izini taşır.
İşin ironik tarafı şudur: Bugün çayı millî içeceklerinden biri sayan Türklerin de, İngilizlerin de kullandığı kelime Çin'den gelir. Fakat biri develerin geçtiği kervan yollarını, diğeri okyanusları aşan gemileri hatırlatır.
Bazen tek bir kelime, tarihin hangi yoldan aktığını haritalardan daha iyi anlatır.
Bilirsiniz normalde bir bakkaldan kartla sigara almak isterseniz ya evine zorla girmişsiniz gibi muamele eder ya da zorla yanında bir şeyler almanızı salık verir. Bugün bir bakkala girdim, kasada hacı amcanın birisi duruyor. Aha, dedim, şimdi uğraş dur. Sigaramı aldım,…devamıBilirsiniz normalde bir bakkaldan kartla sigara almak isterseniz ya evine zorla girmişsiniz gibi muamele eder ya da zorla yanında bir şeyler almanızı salık verir.
Bugün bir bakkala girdim, kasada hacı amcanın birisi duruyor. Aha, dedim, şimdi uğraş dur. Sigaramı aldım, kart geçiyor mu, diye sordum. Tabii, dedi, nasıl istersen delikanlı. Yanında şu ucuz güzel çikolatalardan da almak ister misin, zorunlu değil sadece istersen, dedi. Zaten hacı amca, bir de o üslupla söyleyince hiç kıramadım, çikolata yerine gazoz aldım. O gerilmedi, ben fazladan 25 lira kitledi diye içimden sövmedim.
İlkkan'ın da dediği gibi, her şey dilde bitiyor abi.
İngilizce konuşan biri takvimine baktığında Thursday yazar; kelimenin anlamı açıktır: Thor'un günü. Germen dünyasının gök gürültüsüyle özdeşleşen koruyucu savaşçısı, haftanın dördüncü (aslında beşinci) gününe adını vermiştir. Biz ise aynı güne Perşembe deriz. Farsçadaki پنجشنبه (beşinci gün) kelimesinden gelen bu isim,…devamıİngilizce konuşan biri takvimine baktığında Thursday yazar; kelimenin anlamı açıktır: Thor'un günü. Germen dünyasının gök gürültüsüyle özdeşleşen koruyucu savaşçısı, haftanın dördüncü (aslında beşinci) gününe adını vermiştir. Biz ise aynı güne Perşembe deriz. Farsçadaki پنجشنبه (beşinci gün) kelimesinden gelen bu isim, ilk bakışta tamamen sayısal ve nötr görünür. Fakat ilginç olan, isimlerin değil, o güne yüklenen anlamın farklı medeniyetlerde şaşırtıcı biçimde benzer bir karakter taşımasıdır.
Anadolu'da Perşembe akşamı, yani Cuma gecesi, asırlardır sıradan bir zaman dilimi olarak görülmez. Halk arasında bu gecenin rahmetin çoğaldığı, kapıların berekete açıldığı ve Hz. Hızır'ın yeryüzünü dolaşarak darda kalanlara yardım ettiği anlatılır. Bu anlatılar Kur'an veya sahih hadislerde açıkça yer almasa da, halk hafızasında ve tasavvufî gelenekte güçlü bir karşılık bulmuştur. Peki aynı günün, Avrupa'nın en eski hafızasında da göksel bir koruyucuya adanmış olması gerçekten yalnızca tesadüf müdür?
Daha da dikkat çekici olan ise, bu iki figürün yanına üçüncü bir ismin eklenmesidir: Melkisedek. Tevrat'ta bir anda belirir; ne soyu anlatılır ne de hayatının sonu. Kraldır, kâhindir ve ardından sessizce gözden kaybolur. Buna rağmen yüzyıllar boyunca Yahudi, Hristiyan ve çeşitli mistik geleneklerde sıradan bir tarihî şahsiyet olarak değil, zamanın ötesinde duran gizemli bir rehber olarak yorumlanmaya devam eder.
Thor, Hızır ve Melkisedek aynı kişi değildir; onları özdeşleştiren tarihî veya akademik bir kanıt da yoktur. Ancak karşılaştırmalı dinler tarihi açısından ilginç olan, üç figürün de farklı medeniyetlerde benzer sembolik rollere sahip olmasıdır. Üçü de ilahî düzenle ilişkilendirilir; üçü de kaosun karşısında duran, insan ile aşkın olan arasında bir köprü kuran figürler olarak karşımıza çıkar. İsimler, inanç sistemleri ve anlatılar değişse de, tekrar eden sembol dikkat çekicidir.
Belki de asıl soru şudur: İnsanlık neden birbirinden habersiz görünen kültürlerde aynı günü koruyucu, yol gösterici veya ilahî müdahaleyle ilişkilendirmiştir? Bu ortaklık, bağımsız kültürel gelişimin doğal bir sonucu mudur; yoksa kadim çağlardan taşınan, zamanla farklı diller ve mitolojiler içinde yeniden yorumlanmış daha eski bir hafızanın izleri midir?
Kesin cevaplar vermek kolaydır; doğru soruları sormak ise daha zordur. Belki de takvimlerde gördüğümüz gün adları, yalnızca zamanı ölçen kelimeler değildir. Belki onlar, insanlığın en eski hatıralarından geriye kalan ve hâlâ çözülmeyi bekleyen sessiz işaretlerdir.