- Hoca! Başındaki sarık da çaput, şu şapka da. Onu çıkarıp bunu giysen ne olur? + Reis bey, arkanızdaki bayrak da çaput, İngiliz bayrağı da. Bunu çıkarıp onu assanız ne olur?! Film temelde, Cumhuriyet dönemi İstiklal Mahkemeleri yargılamalarını ve İskilipli…devamı- Hoca! Başındaki sarık da çaput, şu şapka da. Onu çıkarıp bunu giysen ne olur?
+ Reis bey, arkanızdaki bayrak da çaput, İngiliz bayrağı da. Bunu çıkarıp onu assanız ne olur?!
Film temelde, Cumhuriyet dönemi İstiklal Mahkemeleri yargılamalarını ve İskilipli Atıf Hoca'nın idamına giden sürecini anlatıyor.
Merhum İskilipli Atıf Hoca, Osmanlı’nın son dönemi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında yaşamış müderris, din adamı ve yazardır. Yazdığı risale ve sarık/cübbe/şapka konusundaki tutumu nedeniyle taviz vermeyerek, inandığı değerler uğruna idamı göze almıştır.
Onunla ilgili biyografik kaynaklarda aktarılan sarsıcı bir hatıra vardır: İdamından önceki gece, hücresinde mahkemeye sunacağı savunmasını yazarken uykuya dalar. Rüyasında Peygamber Efendimiz’i ﷺ görür. Kendisine, "Yanımıza gelmek varken neden hâlâ savunma yazmakla uğraşıyorsun?" diye buyrulur. Uyanınca oda arkadaşı Tahirülmevlevî’ye rüyasını anlatıp "Bizim hükmümüz öte tarafta verilmiş" diyerek savunma kâğıtlarını yırtar ve mahkemede savunma yapmaz. Neticede 1926 yılında idam edilir.
Kanun çıkmadan önce yazılmış bir kitaptan dolayı bir alimin idam edilmesi büyük bir hukuk faciası ve cumhuriyet tarihinin acı bir mağduriyetidir. Yüzlerce insanın hayatına mal olan bu yargılamaların nedeni, "çağdaşlaşma ve medeniyet" adı altında dayatılan bir şapkayı giymemekti. Evet, bu cümle ne kadar da ironik değil mi.. Ancak biliyoruz ki kılık-kıyafet sadece bir bahaneydi. Asıl amaç, imanlı bir milleti sindirme, silikleştirme; müstakil duruşunu yok etmek projesiydi. En korkuncu ise, Atıf Hoca’nın idam edildikten sonra ibret-i alem için başına şapka geçirilmesiydi..
O dönemin (1920-1927) radikal modernleşme baskıları ve İstiklal Mahkemeleri’nin hukuku aşan yetkileri halka da son derece karanlık ve zor günler yaşatmıştır. Şapka meselesi dışında çeşitli sebeplerce masum binlerce insan idam edilmiştir. Hükümetle ters düşen, bunu dile getiren veya bu doğrultuda iftiraya uğrayan kim varsa, hepsi bu mahkemelerde yargılandı. Bu mahkemelerde savunma makamı da, tanık da yoktu. Verilecek kararlar daha mahkeme başlamadan belliydi. Bu nedenle duruşmalar genelde "sanıkların idamına, tanıkların bilahare dinlenmesine" cümlesiyle bitiyordu. Bu kararları verenlerin cezaları ise asıl Mahkeme’de görülecektir biiznillah.
Tüm bu sürecin sembol şehitlerinden ve mazlum alimlerinden biri olan İskilipli Atıf Hoca’ya Allah’tan rahmet diliyorum.
Ve ek olarak film, sadece İstiklal Mahkemeleri’nin bir eleştirisi değil, aynı zamanda icra ettiği mesleğin insani ve vicdani boyutunu sorgulayan bir avukatın da hikayesi. Yaşananların üzerinden yetmiş yıla yakın zaman geçmiştir. Arşivleri inceleyen avukat, resmi anlatı ile ulaştığı tarihi gerçekler arasındaki derin çelişkilerle yüzleşir. Bir iade-i itibar davası açarak Atıf Hoca ve onun gibi nicelerinin haksızlığa uğradıklarını kanıtlamaya çalışır.
Sürdürdüğü araştırmalar ve tanıklarla yaptığı görüşmeler, avukatın kendi iç dünyasında büyük bir değişim başlatır. Bir yanda hakkı savunma çabası, diğer yanda kendi seküler yaşamındaki tezatlarla yüzleşmesi filmde güzel aktarılmış. Avukatın yaşadığı o ruh sancılarını, adalet arayışındaki samimi heyecanını gerçekçi biçimde hissettim.
Ve nihayet Şubat 2012'de İskilipli Atıf Hoca'nın adı bir devlet hastanesine verilmiştir ve dönemin idneticileri bu adımı bir "iade-i itibar" olarak nitelendirmiştir.
Sonuç olarak bu yapım, yalnızca bir biyografi değil, dönemin ağır koşullarına ve o döneme tanıklık eden insanların acılarına da ayna tutan bir film.