Spoiler içeriyor
gecikmeye övgü'yü okurken sofia coppola'nın lost in translation filminden söz ettiğini görünce filmi izledim. şöyle diyor metinde: "lost in translation filminde anlatılan tam da budur. sofia coppola zamanın, bir vade bitiminden ötekine kişiye sürekli bir uykusuzluk yaşatan kırılmalarla ilerlemek yerine…devamıgecikmeye övgü'yü okurken sofia coppola'nın lost in translation filminden söz ettiğini görünce filmi izledim. şöyle diyor metinde:
"lost in translation filminde anlatılan tam da budur. sofia coppola zamanın, bir vade bitiminden ötekine kişiye sürekli bir uykusuzluk yaşatan kırılmalarla ilerlemek yerine yeniden akmaya başladığı o anı çarpıcı biçimde filme alır."
l'heuillet'nin kitabındaki temel mesele zamanı kaybetmiş olmamız. ama zamanın kendisini değil, onu yaşama biçimimizi kaybettik. kapitalist zaman ekonomisi zamanı ölçüyor, hesaplıyor, verimlileştiriyor; onu performansa, çıktıya ve kâra dönüştürüyor. böylece insanın kendi zamanını kendi ritmiyle yaşama imkanı giderek ortadan kalkıyor. bir yandan sürekli zaman açlığı çekiyoruz, bir yandan da bize kalan zamanla ne yapacağımızı bilemiyoruz. boşluk oluştuğu anda onu bir şeyle doldurmak, zamanı hemen tüketmek istiyoruz. beklemek, oyalanmak, dalıp gitmek, bir şeyin olgunlaşmasını beklemek bile neredeyse suçluluk yaratıyor. zamanın içinde yaşamak yerine, zamanı sürekli bir yerlere yetiştirmeye çalışıyoruz.
lost in translation'a dönersek, yetişkinliğinin başında hayatıyla ilgili henüz ne yapacağını bilemeyen, iki yıllık evliliğinin içinde yalnızlaşmış charlotte ile orta yaşın üzerinde, yirmi beş yıllık evliliğinde ve hayatının bir tür eşiğinde duran bob'un tokyo'da bir otelde karşılaşmasını anlatıyor. ikisi de bir bakıma kendi hayatlarının içinde ama hayatlarına tam olarak temas edemiyorlar. eşleri kendi dünyalarına gömülmüş, iletişimleri kopmuş. birinin geleceği belirsiz, diğerinin geçmişi ağırlaşmış. ikisinin de hayatında bir şeylerin yerinden oynadığı ama henüz bunun ne olduğunu tam olarak adlandıramadıkları bir dönem.
aslında onları ilk bir araya getiren şey, birbirlerinden hoşlanmaları bile değil. aksama. uykusuzluk, can sıkıntısı, bekleyiş, yabancı bir kültürün ortasında kendini dışarıda hissetmek, bir türlü yerine oturamayış.. ikisi de hayatlarının olağan ritminden çıkmış durumda. ve belki de bu nedenle birbirlerinin zamanına girebilme imkanı oluşuyor.
ilişkilerini bir aşk hikayesinden çok, birbirlerinin zamanına konuk olmak gibi düşündüm. konukseverlik deyince aklımıza genellikle birini kendi evinde ağırlamak geliyor ama burada başka bir konukseverlik biçimi var. birinin hayatında, onun zamanında kendine geçici bir yer açmak. onu düzeltmeye, kurtarmaya ya da hayatına yerleşmeye çalışmadan, bir süreliğine onunla aynı zamanı paylaşmak.
l'heuillet de gecikmeden, aksaklıktan, aksilikten söz ederken bunların yardıma ve konukseverliğe açılabileceğini söylüyor. (filmde bunun karşılığını gördüğümü düşündüğüm için özellikle bu kavramla okumayı seçiyorum.) çünkü charlotte ve bob'un birbirlerine açtıkları alan, hayatlarının olağan akışı içinde kolay kolay oluşabilecek bir alan değil. bir şeylerin aksaması gerekiyor. uykularının bozulması, beklemeleri, yabancılaşmaları, kendi hayatlarından geçici olarak kopmaları gerekiyor.
tokyo'nun kendisi de bu açıdan ilginç. bir metropol olarak insana zamanı tüketmenin bin türlü yolunu sunuyor:
yüz, eğlen, oyun oyna, iç, dans et, sabaha kadar şarkı söyle, yeni deneyimler yaşa...
boş zamanın bile boş kalmasına izin verilmiyor. her an bir deneyime, bir tüketime, bir heyecana çevrilebiliyor. bob ve charlotte da zaman zaman kendilerini bu akışa kaptırıyorlar. ama film boyunca huzurlu değiller, aralık zaman ve geçiçi mekan hissi daha baskın hep. bir yerden bir yere gidiyor, bir şeyler yapıyor, oyalanıyorlar fakat bütün bunların içinde gerçekten anlamlı olan şey, birbirlerini görmeleri ve birbirlerine eşlik etmeleri oluyor.
filmin romantizmi de klasik bir kavuşma anlatısından ziyade, gecikmiş bir iletişimin hikayesi oluşundan gibi geliyor. ikisinin de birbirinden hoşlandığını tahmin ediyoruz ama tam bir itiraf, bir açıklık, tam bir kavuşma sürekli erteleniyor. en sonunda bob'un charlotte'a kulağına söylediği ve bizim duyamadığımız o cümle kalıyor geriye. ne söylediğini bilmiyoruz. belki de bilmememiz gerekiyor. çünkü burada önemli olan sözün içeriğinden çok, iletişimin yeniden kurulabilmiş olması.
bazen böyle.. hayatla yeniden senkronize olabilmek için önce hayatın mevcut ritminden çıkmak gerekiyor. lost in translation bu geçici çıkışı gösteriyor. o kısa zaman, her iki kişinin de kendi hayatlarına başka türlü dönebilmelerini mümkün kılıyor.
l'heuillet'nin kitabında gecikmenin önemli hatta övgüye değer olmasının nedeni kısmen de olsa burada yatıyor. gecikmek, yalnızca bir yere geç kalmak değil bize dayatılan zamanda, bize dayatılan hızda ve bize dayatılan biçimde yaşamayı bir anlığına aksatmak. bir aralık yaratmak. o aralıkta "boşlukta" neyin kaybolduğunu, kiminle iletişimimizi yitirdiğimizi, kendi hayatımızın neresinde durduğumuzu fark etmek ihtimali..
gecikmenin armağanı ya da yazarın deyişiyle sürprizidir, bu. insan bazen hayatına yetişmek için değil, hayatına kendi özgül zamanına yeniden rastlamak için gecikir.