Etimolojik Gezi Rehberi #3#: Panik Bugün metropolün kalbinde, gürültülü caddelerin ve yüksek beton duvarların ortasında aniden boğazımıza sarılan o amansız hissi tanımlamak için hiç düşünmeden "panik" diyoruz. Ya da modern tıp jargonuna sığınıp "panik atak" diyerek durumu kavramsallaştırıyoruz. Oysa bu…devamıEtimolojik Gezi Rehberi #3#: Panik
Bugün metropolün kalbinde, gürültülü caddelerin ve yüksek beton duvarların ortasında aniden boğazımıza sarılan o amansız hissi tanımlamak için hiç düşünmeden "panik" diyoruz. Ya da modern tıp jargonuna sığınıp "panik atak" diyerek durumu kavramsallaştırıyoruz. Oysa bu sözcüğün peşine takılıp birkaç bin yıl geriye, Akdeniz’in ıssız dağlarına ve karanlık ormanlarına doğru yürüdüğümüzde karşılaştığımız şey bir klinik teşhis değil; keçi ayaklı, boynuzlu bir Doğa Tanrısı’dır.
Fransızca "panique" sözcüğünden dilimize aktardığımız bu kavram, özünde Eski Yunanca *panikós* (πανικός) kelimesine dayanır. Antik dünya insanı için bu sözcük, uluorta hissedilen alelade bir endişeyi değil; ormanların derinliklerinde, ıssızlığın ve sessizliğin tam ortasında ansızın bastıran, kaynağı belirsiz ve akıl dışı o dehşet anını ifade ediyordu. Korkunun kaynağı ise doğrudan failin adıyla mühürlenmişti: Keçi ayaklı orman ve sürü tanrısı "Pán". Efsaneye göre Pán, yalnız kalan yolcuların yahut sürülerin üzerine ansızın çökerttiği sebepsiz korkuyla, insan zihnini felç eden o amansız çığlığın sahibidir.
Issızlıkta fısıldayan bu antik mitolojik gölge, Türkçeye ise modern dünyanın askeri ve siyasi terminolojisi üzerinden, hayli geç bir tarihte sızar. Nitekim Kâzım Karabekir, 1914 yılına ait günlüklerinde “seferberlik emri çıkınca Rus harbiye nezaretini gözetlemiş, panikmiş” notunu düşerken, kelimenin ilk resmî ayak izlerinden birini bırakır. Orman tanrısının o ilkçağ çığlığı, 20. yüzyılın başında devasa devlet mekanizmalarını ve orduları kilitleyen toplu bir şok duygusuna dönüşmüştür.
İşte zihni kurcalayan ve okuru düşünmeye iten asıl çelişki tam da burada başlıyor.
Eski insanın doğanın tekinsiz ıssızlığında, vahşi bir varlıkla yüz yüze geldiğinde hissettiği o somut ve ilkel korku; nasıl oldu da bugün doğadan tamamen kopmuş, klimalı ve projektörlerle aydınlatılmış beton kutularda yaşayan modern insanın en büyük zihinsel kâbusuna dönüştü? Ormanlarını kesip şehirlerin dışına sürdüğümüz Pan, yoksa bugün beton binaların arasına sıkıştırdığımız insan ruhundan bu yolla mı intikam alıyor? Yoksa insanoğlu ne kadar yüksek gökdelenler inşa ederse etsin, bilinçaltının en derin yerinde hâlâ o karanlık ormanın ortasında yapyalnız yürüdüğünü ve Pán’ın çalılıklar arasından fısıldayan ayak seslerini mi duyuyor?