Better Call Saul Finali: Tarih bize çok basit ama çoğu zaman unutulan bir hakikati öğretir: Ortak işlenen suçların yükü, çoğu zaman ortak taşınmaz. Devletler, toplumlar ve hatta edebiyat bile zaman zaman bütün mesuliyeti tek bir kişinin omuzlarına yüklemeyi tercih eder.…devamıBetter Call Saul Finali:
Tarih bize çok basit ama çoğu zaman unutulan bir hakikati öğretir: Ortak işlenen suçların yükü, çoğu zaman ortak taşınmaz. Devletler, toplumlar ve hatta edebiyat bile zaman zaman bütün mesuliyeti tek bir kişinin omuzlarına yüklemeyi tercih eder. Çünkü kalabalığın vicdanı, karmaşık sorumlulukları değil; tek bir suçluyu anlamaya daha yatkındır.
Roma Cumhuriyeti'nden Osmanlı siyaset geleneğine kadar bunun sayısız örneği vardır. Bir devlet krize girdiğinde yahut büyük bir hata yapıldığında, çoğu zaman bütün kusur bir vezire, bir generale veya bir devlet adamına yüklenmiştir. Hâlbuki tarihçi bilir ki büyük hadiselerin tek faili olmaz. Büyük neticelerin arkasında daima müşterek irade, ihmaller ve zincirleme kararlar vardır.
Better Call Saul finalini tartışmalı yapan nokta da tam budur.
Howard Hamlin'e karşı yürütülen plan, Jimmy McGill'in tek başına icra ettiği bir hareket değildir. Kim Wexler bu planın her safhasında vardır. Hatta birçok noktada Jimmy'nin tereddüt ettiği yerde kararlılığı gösteren taraf odur. Howard'ın itibarı bir kişinin değil, iki kişinin ortak iradesiyle yıkılmıştır.
Fakat hikâyenin sonuna gelindiğinde tarih boyunca sıkça rastlanan o manzarayla karşılaşırız.
Ortak mesuliyet, tek bir sembol şahsiyet üzerinde toplanır.
Jimmy McGill, savcılıkla yaptığı son derece avantajlı anlaşmayı terk ederek seksen altı yıllık cezayı kabul eder. Böylece yalnızca kendi fiillerinin değil, adeta bütün hikâyenin yükünü omuzlayan kişi hâline gelir.
Kim Wexler ise Florida'da yaşamını sürdürür. Yıllar sonra yaptığı itiraf, ahlaken kıymetlidir; buna kimsenin itirazı olamaz. Fakat hukuk bakımından aynı ağırlığı taşımaz. Çünkü vicdanın hükmü başka, mahkemenin hükmü başkadır.
İnsanlık tarihi boyunca en büyük yanlışlardan biri, bu ikisini birbirine karıştırmak olmuştur.
Roma hukukunun temel prensiplerinden biri, sorumluluğun fiille ölçülmesidir. Modern ceza hukukunun özü de budur. Mahkemeler, insanların pişmanlık derecesini değil; suça iştirak oranını esas alır. Vicdan cezayı hafifletebilir, fakat suçu ortadan kaldırmaz.
İşte dizi tam bu noktada hukuktan ayrılıp tragedyanın alanına giriyor.
Mahkeme salonu, adaletin dağıtıldığı yer olmaktan çıkıyor; bir insanın kendi geçmişiyle hesaplaştığı sahneye dönüşüyor.
Bu tercih sanat bakımından kuvvetli olabilir. Fakat adalet bakımından aynı ölçüde ikna edici değildir.
Tarihçi için burada asıl mesele şudur:
Bir medeniyet, adaleti semboller üzerine kurmaya başladığında denge bozulur. Çünkü adalet, fedakârlığın büyüklüğüne göre değil; sorumluluğun ağırlığına göre hüküm verir.
İşte Better Call Saul finali bu dengeyi değiştiriyor.
Suç ortak başlıyor; fakat ceza ortak bitmiyor.
Bu yüzden final, iyi yazılmış bir trajedi olarak hafızalarda kalıyor; fakat adalet duygusu bakımından hala tartışılmaya devam ediyor. Zira tarih bize şunu öğretmiştir: Bir yük iki kişi tarafından taşınmışsa, onu tek kişinin sırtına bırakmak vicdanı etkileyebilir; fakat adalet terazisini dengeleyemez.