"Zihnin Labirentlerinde Kaybolan Gerçeklik ve Nolan’ın Zamana Karşı Kumarı"2010 yılının o puslu yazında, sinema salonlarının kapıları kapandığında seyirciler kendilerini sadece rüyaların içinde rüya görülen bir mimarinin değil, gerçekliğin kendisinin büküldüğü devasa bir zihinsel labirentin içinde buldular. Christopher Nolan, Cobb adındaki…devamı"Zihnin Labirentlerinde Kaybolan Gerçeklik ve Nolan’ın Zamana Karşı Kumarı"2010 yılının o puslu yazında, sinema salonlarının kapıları kapandığında seyirciler kendilerini sadece rüyaların içinde rüya görülen bir mimarinin değil, gerçekliğin kendisinin büküldüğü devasa bir zihinsel labirentin içinde buldular. Christopher Nolan, Cobb adındaki bir rüya hırsızının ve onun suçluluk duygusuyla kavrulan bilinçaltının hikayesini anlatırken, aslında sinemanın katmanlı yapısını yeniden inşa ediyordu; rüyaların o fizik kurallarını yıkan yapısı, Paris sokaklarının kendi üzerine katlanması ve döner koridorlardaki o yerçekimsiz dövüş sahneleri sinema perdesinde adeta görsel bir devrim yaratıyordu. Ancak beyaz perdede kusursuz tıkırdayan bir saat gibi işleyen Inception (Başlangıç) filminin arkasındaki Hollywood stüdyolarında, Christopher Nolan ile Warner Bros. yöneticileri arasında milyar dolarlık bir güven ve finans kumarı oynanmaktaydı. Nolan, bu orijinal ve karmaşık fikri stüdyoya ilk sunduğunda yöneticiler dehşete kapılmıştı; çünkü o dönemde Hollywood, sadece çizgi roman uyarlamalarına ve devam filmlerine büyük bütçeler yatırıyor, seyircinin kafasını karıştıracak böylesine entelektüel bir senaryoya 160 milyon dolar gibi astronomik bir parayı riske etmek istemiyordu. Kulislerden sızan bilgilere göre stüdyo, Nolan’a filmin anlaşılması için aralara anlatıcı sesler koymasını, rüya katmanlarını azaltmasını ve hikayeyi basitleştirmesini dayatıyordu. İşte tam bu noktada Nolan, The Dark Knight (Kara Şövalye) filminin kazandığı devasa başarıyı bir koz olarak masaya sürdü ve stüdyoya adeta rest çekerek, "Eğer bu filmi benim istediğim karmaşıklıkta ve özgürlükte çekmeme izin vermezseniz, bir daha sizinle hiçbir Batman veya süper kahraman filmi çekmem" diyerek tüm geleceğini bu projeye bağladı.Bu yapım krizinin ötesinde, set arkasında Nolan’ın o meşhur ve takıntılı pratik efekt sevdası, oyuncuları ve yapım ekibini kelimenin tam anlamıyla fiziksel bir sınavdan geçiriyordu. Nolan, yeşil ekran (green screen) teknolojisinden nefret ettiği için, Paris’teki o kafenin patlama sahnesinde oyuncuların arkasına dijital efektler koymak yerine, gerçek yüksek basınçlı azot gazı topları yerleştirmişti; Leonardo DiCaprio ve Ellen Page, sahnede arkalarında gerçek devasa patlamalar yaşanırken yüz hatlarını bozmadan oynamak zorundaydı ve set arkasındaki fısıltılara göre oyuncuların yaralanma riski o kadar yüksekti ki sigorta şirketleri çekimleri birkaç kez durdurma noktasına getirmişti. Aynı şekilde, o meşhur otel koridorundaki dövüş sahnesi için bilgisayar efekti kullanmayı reddeden Nolan, mühendislere 30 metre uzunluğunda dönen devasa bir santrifüj silindiri inşa ettirmiş, Joseph Gordon-Levitt haftalarca bu dönen mekanizmanın içinde kusana kadar antrenman yaparak o sahneleri dublörsüz çekmişti. Tüm bu fiziksel zorlukların ve stüdyonun "bu film çok karmaşık, gişede batacak" korkularının ortasında, film nihayet vizyona girdiğinde o meşhur final sahnesiyle sinema tarihine kazındı; Cobb’un masanın üzerinde dönmeye bıraktığı o küçük totem tam yalpalamaya başladığı an ekranın aniden kararması, seyirciyi sinema salonlarında kelimenin tam anlamıyla çıldırttı. Kulislere sızan en büyük dedikodulardan biri, stüdyonun Nolan’dan toteminin net bir şekilde düştüğünü gösteren alternatif bir son çekmesini yalvararak istemesi, ancak Nolan’ın bu sahneleri kurgu odasında bizzat imha ederek gerçeğin ne olduğunu sonsuza dek kendi zihninde saklamayı seçmesiydi. Inception, arkasındaki bu büyük yapımcı baskılarını ve stüdyo korkularını yerle bir ederek, seyircinin zekasına güvenen orijinal bir fikrin de dünya çapında bir fenomene dönüşebileceğini kanıtlayan, sinema tarihinin en görkemli zafer anıtlarından biri oldu.