Spoiler içeriyor
"Sihirli Perdenin Arkasındaki Kanlı İkizler ve Nolan’ın En Büyük İllüzyonu"Viktorya dönemi Londra’sının o isli, loş ve gaz lambalarıyla aydınlatılan sokaklarında, sahne ışıklarının altında iki adam sadece seyircileri büyülemek için değil, birbirlerinin hayatını tamamen yok etmek için amansız bir savaşa tutuşmuştu.…devamı"Sihirli Perdenin Arkasındaki Kanlı İkizler ve Nolan’ın En Büyük İllüzyonu"Viktorya dönemi Londra’sının o isli, loş ve gaz lambalarıyla aydınlatılan sokaklarında, sahne ışıklarının altında iki adam sadece seyircileri büyülemek için değil, birbirlerinin hayatını tamamen yok etmek için amansız bir savaşa tutuşmuştu. Christopher Nolan, Christopher Priest’ın aynı adlı romanını sinemaya uyarlarken, Robert Angier ile Alfred Borden adındaki iki dahi sihirbazın saplantılı rekabetini merkezine alıyor; hırsın, kıskançlığın ve feda etmenin insan ruhunu nasıl bir canavara dönüştürebileceğini sinema perdesinde bir illüzyon numarası gibi inşa ediyordu. Film, kendi yapısını da bir sihirbazlık numarası gibi üç aşamaya bölmüştü: "Vaat", yani seyirciye sıradan bir şeyin gösterilmesi; "Dönüşüm", o sıradan şeyin olağanüstü bir şeye çevrilmesi; ve nihayet Prestij (The Prestige), yani o yok olan şeyin geri getirilmesi. Ancak perdede tıkır tıkır işleyen ve finaliyle sinemaseverlerin beyin kıvrımlarını yakan bu şaheserin arkasındaki Hollywood kulislerinde, en az filmdeki sırlar kadar derin ve tekinsiz bir rekabet, gizli kast savaşları ve yapımcı krizleri yaşanıyordu.Projenin ilk geliştirme aşamasında, Hollywood’un dev yapımcılarından Sam Mendes, kitabın haklarını bizzat satın almak ve filmi yönetmek için devreye girmişti. Ancak kitabın yazarı Christopher Priest, Mendes’in çiğ ve popüler Hollywood formüllerine saplanmasından korktuğu için ona direniyor; o dönem henüz çiçeği burnunda bir yönetmen olan Christopher Nolan’ın çektiği Following ve Memento filmlerindeki o doğrusal olmayan (non-linear) kurgu dehasına hayranlık besliyordu. Priest, stüdyo devlerinin baskısına boyun eğmeyerek filmin haklarını bizzat Nolan kardeşlere teslim etti; bu durum Hollywood’un eski toprak yapımcıları arasında Nolan’a karşı örtülü bir ambargo ve kıskançlık dalgası başlattı. Kurgu odasından sızan en büyük dedikodulardan biri ise, Warner Bros. yöneticilerinin filmin o karanlık, klostrofobik ve sarsıcı finalinden—yani Angier’ın her gösteri sonunda su dolu tanklarda kendini boğarak öldürdüğü o yüzlerce klonunun olduğu sahneden—dehşete kapılmasıydı. Stüdyo, filmin ana akım seyirciyi kaçıracağını savunarak Nolan’dan bu klonlama ve bilimkurgu elementlerini (Nikola Tesla sahnelerini) tamamen çıkarmasını veya hikayeyi basit bir ikiz kardeş numara açıklamasına indirgemesini talep etti. Ancak Nolan, sinematik dehasını konuşturarak stüdyoya adeta bir illüzyon yaptı: İkiz kardeş dramasını Borden karakterine (Christian Bale) saklayıp, Angier’ın (Hugh Jackman) hırsını Tesla’nın makinesiyle doğaüstü bir boyuta taşıyarak stüdyonun sansür makasını bizzat kendi senaryo labirentinde boğdu.Set arkasındaki asıl fısıltılar ve efsanevi gizem ise, dahi mucit Nikola Tesla’yı canlandıran pop ikonu ve sinema dehası David Bowie etrafında dönüyordu. Nolan, Tesla rolü için kafasında sadece Bowie’yi canlandırıyordu ancak efsanevi sanatçı inzivaya çekilmişti ve Hollywood’dan gelen tüm oyunculuk tekliflerini istisnasız reddediyordu. Nolan, Bowie’yi ikna etmek için New York’a bizzat uçtu ve kulislerde konuşulanlara göre ona, "Eğer bu rolde siz oynamazsanız, dünyada bu gizemi ve karizmayı taşıyabilecek başka hiçbir insan yok, Tesla karakterini senaryodan tamamen silerim" diyerek sinema tarihinin en büyük blöflerinden birini yaptı. Bowie, genç yönetmenin bu takıntılı adanmışlığından o kadar etkilendi ki teklifi kabul etti. Ancak setteki varlığı o kadar tekinsiz ve büyüleyiciydi ki, Christian Bale ve Hugh Jackman gibi Hollywood yıldızları bile onunla karşılıklı oynarken heyecandan repliklerini unutuyor, set arkasındaki ekipler Bowie’nin etrafında mistik bir hava olduğunu fısıldıyorlardı.Filmin o nefes kesen finalinde, Borden’ın asıl sırrı—yani iki ikizin tek bir hayatı paylaşarak, birinin her gün Marla’yı diğerinin ise Sarah’yı sevdiği ve sırları uğruna parmaklarını bile feda ettikleri o korkunç gerçek—yüzümüze bir tokat gibi çarparken; arka planda Angier’ın yanan tiyatro salonundaki klon tankları alevler içinde kalıyordu. Prestij, arkasındaki tüm stüdyo baskılarını, Mendes ile yaşanan hak savaşlarını ve sansür girişimlerini bertaraf ederek; sadece sihirbazların değil, bir yönetmenin de seyirciyi kandırmak için ne kadar ileri gidebileceğini gösteren, sinema tarihinin en kusursuz ve en zekice kurgulanmış başyapıtlarından biri olarak adını sonsuza dek altın harflerle yazdırdı. Çünkü seyirci aslında gerçeği bilmek istemiyordu; onlar sadece kandırılmayı bekliyordu.