Spoiler içeriyor
fransız film yönetmeni mia hansen love'dan izlediğim ikinci film. one fine morning ile tanıyıp bayılmıştım kendisine. bu film ona göre düşük tabii ama fena da olmamış. en azından bergman aşkı.. ilişkiler, yaratıcılık, gerçek hayat ile sanat arasındaki çatışmalar, paralellikler üzerine…devamıfransız film yönetmeni mia hansen love'dan izlediğim ikinci film. one fine morning ile tanıyıp bayılmıştım kendisine. bu film ona göre düşük tabii ama fena da olmamış. en azından bergman aşkı.. ilişkiler, yaratıcılık, gerçek hayat ile sanat arasındaki çatışmalar, paralellikler üzerine düşünüp duyumsamak isteyenler için pek hoş.
(dikkat spoiler!)
film bir çiftin adaya gelişiyor açılıyor. ikisi de senaryo yazan, yöneten kişiler. sevdikleri yönetmenin adasında hem onun izlerini görüp keşfetmek hem de sessizlik ve doğadan faydalanarak gündelik hayattan izole biçimde yazabilmek için burdalar. [ ki çok özendim o güzel manzaraların içinde bir sevgili ile oralarda dolaşmak, yazmak, yüzmek, uzun uzun yürümek ne harika olurdu.]
ama gel gör ki bu güzel adacık herkeste aynı duyguları düşünceleri yaratmıyor (yaratamaz da) onca güzelliğine huzura rağmen.. bu içe dönüş erkek birey için sakin, keyifli ve besleyici iken kadın bireyde ara ara bunalım tıkanma yaşanıyor. hatta bir ara eşine karşı kıskançlık da hissetti sanki haldur huldur yazıp çizdiğini görünce. adamın yazma süreci daha içe dönük kapalı iken kadının öyle değil. iletişim zayıflar biraz. sanki iki ayrı adada yazıyorlar gibi bir uzaklık oluşur bazen. orhan pamuk'un flaubert'e katılarak dediği iyi sevişenler kötü yazar misali hiç seviştiklerini de göremedik film boyunca. kadın tıkandığı için arada gömlek külot adamın etrafında dolanır ama adamda tık yok, libidosu kağıtlara yükselmiş durumda. işin tuhaf kısmı adamın ajandasında sado-mazoşist kadın çizimleri var, kelepçeli vs. türlü pozisyonlarda cinsellik. ama adama bakınca tam bir libidokiller. bu sanatçı ile eseri arasındaki bence en fena yarıklardan biri. bunu bergman'ın özel hayatındaki kişiliği ile sanatçı hali arasındaki karşıtlıklarda da buluyoruz. yani bi düşündüm yaban çilekleri ne müthiş bir sevgi filmiydi ya da yedinci mühür aynı şekilde ölümü anlamlı kılan ve kabullenmeyi sağlayan tek şey insanın insanla güzel bir bağ kurabilmesi olarak hissettim ben. sonra dönüp adamın hayatına bakıyorsun, altı ayrı kadından dokuz çocuk yapmış. hangisi nerde bilmiyor, bazı çocuklar babasının bergman olduğunu bile bilmiyor çok sonradan öğreniyorlar falan. duygusal açıdan acımasız, soğuk biri. yani kimi diyor ki kadın yazara savunmaya çalışırken yahu ne yapsın adam hem bebek boku temizlesin hem de elli tane film çeksin tiyatro yönetsin falan mümkün mü bu? yani değil ama deyip susuyorsun işte o açmazda.
neyse, çiftin bergman ile kurdukları ilişki de farklıdır. adam, bergman ile daha doğrudan bağ kuruyor, sataşmadan. kadın ise çok karanlık buluyor adanın güzelliği ile tezatlık kuruyor filmleriyle. bir yandan da gerçek hayattaki bergman'ı tanımak istiyor. bergman'ın filmlerinden bu şekilde eşine yakınırken yahu sen bu bergman'ı sevmiyor muydun? izleme o zaman? falan diyor şaşırıp. kadın da nedenini bilmiyorum ama seviyorum onu diyor. sevginin yapısı da zaten biraz böyle değil midir? en azından psikanalistler ve romantikler için: sevgi irrasyoneldir daha çok. bir şeyler bilinç dışı oluveriyor. aşkta da yaratıcılıkta da..
evet kadın senaristin yazar tıkanıklığı geçince senaryosunu hem ondan dinlemeye hem de doğrudan izlemeye başlarız. bana sezgisel biçimde kadının anlattığı baş karakter amy yazarın kendisinden izler taşıyor olabileceğini hissettirdi. amy de kadın gibi yönetmen falan bir çocuğu var. filmde beni anlatmışsın diyor adam, ee kadın da senaryosunda gerçek hayatta tutkuyla sevdiği öteki adamını anlatmış olabilir pekala. zaten eşine anlatırken seviştikleri ve ikinizi de istiyordum dediği yerleri sonradan sansürledi, çok da anlaşılmasın diye mi düşündü acaba.. kafamda deli sorular... kaufman new york yanılsamaları filmine doğru savrulmadan bu üstkurmaca yapısını terk ediyorum filmin.
kısacası sanat ile yaşam arasındaki sınır o kadar net değildir zaten. ikisi de birbirinden beslenir birbirini yaralar vs, iç içe geçer, birbirini temsil yadsır mübadele eder telafi eder falan da filan....
öte yandan filmlerin hepsinin ortak noktası tabii ki bergman'ın adası farö. adaya gelenler orada yaşanlar vs. hepsinin bergman'ı da adayla ilişkisi de başka türlü olur. bakışımıza ve deneyimimize kendimizi de getirir katar bulaştırır hiç görmediğimiz yerleri bile değiştirip dönüştürürüz gözümüzle çünkü.
ben de film sayesinde hem bergman belgeseli seyretmiş, hem de bu yaratıcılık sürecine ve bir çiftin ilişkisine tanıklık etmiş oldum.
***
keşke bu kadar uzun konuşmasam ama çenem düşüyor bazen bu entryi bergman'ın otobiyografik eseri büyülü fener'den ada hakkında yazdığı kısmı alıntılayarak sonlandırayım:
"farö'yle bağlarımın birkaç nedeni vardı: birincisi, sezgiseldi. bu senin peyzajın, bergman. en derin düşlem biçimlerinle, boyutlarla, renklerle, ufuklarla, seslerle, sessizliklerle, ışıklarla ve yansımalarla iletişim kuruyorsun. orada güven var. nedenini sormayın. açıklamalar, beceriksiz akıl yürütmelere dönüşür. örneğin: mesleğinde yalnızlık, uyum, gerilim, gevşeme ve soluk almaya ihtiyaç duyuyorsun. farö peyzajı bütün bu zenginlikleri sana veriyor.
öteki nedenler: tiyatroya karşı onu dengeleyecek bir başka ağırlık bulmalıydım. sahilde istediğim kadar bağırıp çağırabilirim, olsa olsa bir martı uçar o kadar. oysa tiyatro sahnesinde bu bir felaket olurdu.
duygusal nedenler: dünyadan elimi eteğimi çekecek, okumadığım kitapları okuyacak, derin düşüncelere dalacak, ruhumu anlatacaktım. (bir ay kadar sonra umarsız bir biçimde adalıların sorunlarına bulaştım, bu 1969'da farö belgeseli'yle sonuçlandı.)
öteki duygusal nedenler: persona'nın çekimi sırasında liv'le beni karşı konulmaz bir tutku sardı. büyük bir düşüncesizlikle evi adadaki ortak hayatımızı düşünerek yaptırdım. liv'e bu konuda ne düşündüğünü sormayı unuttum. bunu değişim adlı kitabından öğrendim. anlatılanlar, sanıyorum genelde sevecen, içtenlikli ve doğrudur. adada birkaç yıl kaldı. şeytanlarımıza karşı elimizden geldiğince savaştık. sonra göçmenler'de kristina rolünü aldı. bu onu çok uzaklara götürdü. gittiği zaman ikimiz de biliyorduk.
insanın kendisine benimsediği yalnızlığa katlanmak güç değildir. kendimi, titizlikle düzenlediğim rutinlerle güvenceye aldım. erken kalktım, yürüyüşe çıktım, çalıştım ve okudum. saat beşte bir komşunun karısı geliyor, bana yemek yapıyor, bulaşıkları yıkıyor ve gidiyordu. saat yedide gene yalnızdım."
(sayfa 186, 187) (agora kitaplığı)