Etimolojik Gezi Rehberi #5#: Perişan Gündelik hayatın yıpratıcı hengamesinde ne zaman kontrolü kaybetsek, ne zaman bir yıkımla yüzleşsek imdadımıza hemen o kelime yetişir: "Perişan" Bir felaketin, maddi yahut ruhi bir çöküşün ardından çaresizliği resmetmek için "perişan olduk" der, kenara çekiliriz.…devamıEtimolojik Gezi Rehberi #5#: Perişan
Gündelik hayatın yıpratıcı hengamesinde ne zaman kontrolü kaybetsek, ne zaman bir yıkımla yüzleşsek imdadımıza hemen o kelime yetişir: "Perişan" Bir felaketin, maddi yahut ruhi bir çöküşün ardından çaresizliği resmetmek için "perişan olduk" der, kenara çekiliriz. Oysa bu sözcüğün peşine takılıp Farsçanın patikalarında geriye doğru mütevazı bir seyahat yaptığımızda, karşımıza acınası bir sefalet yahut enkaz tablosu değil; rüzgârda savrulan, sadece "dağılmış ve saçılmış" olan nesnelerin somut durumu çıkar.
Farsça "perīşīdan" (dağıtmak, etrafa saçmak) eyleminden süzülen "perīşān", kadim Doğu zihninde bir varlığın haysiyetini veya özünü kaybetmesini değil; yalnızca derli toplu duran parçaların etrafa yayılmasını ifade ediyordu. Nitekim klasik Doğu edebiyatında bu kelimenin arz-ı endam ettiği en zarif yer, sevgilinin omuzlarına dökülen, rüzgârda savrulan o siyah saçlarıdır: "Zülf-i perīşān". Şair için sevgilinin zülüflerinin perişanlığı bir felaket değil, aksine aklı baştan alan, insanı büyüleyen kışkırtıcı bir estetiktir. Dağınıklık, henüz bir yıkıma dönüşmemiş; cazibenin ve rasyonel düzenin dışına taşan şiirin bir parçası olarak kalmıştır.
Peki, sevgilinin omuzlarındaki o büyüleyici dağınıklık, nasıl oldu da modern insanın zihninde kaçınılması gereken acınası bir trafediye evrildi?
Doğu’nun kadim düşünce geleneği, varlığı ve insan zihnini bir arada tutan ilahi yahut akli merkeze "cem" (toplanma, derlenme), o merkezin yitirilip parçaların etrafa saçılmasına ise "tefrika" veya "perişani" der. İnsan kendi içindeki rasyonel nizamı, yani zihinsel odak noktasını kaybettiğinde, düşünceleri de rüzgâra kapılan saç telleri gibi savrulmaya başlar. Böylece basit bir fiziksel saçılma eylemi, zamanla zihinsel ve içtimai bir dağılma dehşetine dönüşmüştür.
Haliyle insan bugün durup düşünmeden edemiyor: Şimdilerde "perişan olduk" diye feryat ederken yakındığımız şey hakikaten dış dünyadaki şartların amansız ağırlığı mıdır, yoksa kendi zihnimizin parçalarını bir arada tutacak o akli merkezden uzaklaşmamız mı? Neticede rüzgâr hep aynı rüzgârdır; zekasını ve tefekkürünü diri tutan onunla efsunlu bir şiir yazarken, mantığın kılavuzluğunu reddeden ise kendi dağınıklığında savrulup gitmeye mahkûmdur.