hamnet (2025 / 2026) shakespeare. ama shakespeare filmi değil bu. daha çok bir baba, bir anne ve kaybettikleri çocuk filmi. hikâyenin merkezinde william shakespeare’in oğlu hamnet’in ölümü var. ve film sana “büyük yazar shakespeare nasıl oldu?” diye sormuyor. “bir insan…devamıhamnet (2025 / 2026)
shakespeare.
ama shakespeare filmi değil bu.
daha çok bir baba, bir anne ve kaybettikleri çocuk filmi.
hikâyenin merkezinde william shakespeare’in oğlu hamnet’in ölümü var.
ve film sana “büyük yazar shakespeare nasıl oldu?” diye sormuyor.
“bir insan çocuğunu kaybedince ne olur?” diye soruyor.
başrolde paul mescal shakespeare’i oynuyor.
ama filmin asıl ağırlığı jessie buckley’de.
agnes karakterini öyle bir oynuyor ki kadın neredeyse hiç konuşmadan filmin bütün duygusunu taşıyor.
ağlaması bile klasik sinema ağlaması değil.
sanki insanın içinden bir şey kopuyor da dışarı çıkamıyor.
işte film burada vuruyor.
çünkü hamnet öldüğünde mesele sadece bir çocuğun ölümü olmuyor.
bir evin dengesi bozuluyor.
bir anne değişiyor.
bir baba değişiyor.
ve shakespeare’in ileride yazacağı eserlerin gölgesi yavaş yavaş bu acının üzerine düşmeye başlıyor.
yönetmen chloé zhao filmi özellikle sakin çekmiş.
öyle sürekli “bakın burada çok acıklı bir sahne var” diye seyircinin kafasına vurmuyor.
bazen sadece bir yüz gösteriyor.
bazen boş bir oda.
bazen bir anne çocuğunun yatağına bakıyor.
ve gerisini sen tamamlıyorsun.
görüntüler de çok güzel.
kırsal ingiltere.
evler.
ormanlar.
sis.
güneş ışığı.
hepsi biraz eski bir tablo gibi.
ama fazla cilalı değil.
sanki gerçekten o evin içine girmişsin gibi.
müzik tarafında ise max richter var.
zaten adamın müziği girince filmin duygusu başka bir seviyeye çıkıyor.
piyano.
yaylılar.
sessizlik.
ve yavaş yavaş yükselen bir melodi.
tam max richter işi.
filmin en ilginç tarafı ise hamnet’in ölümünü daha sonra shakespeare’in hamlet eserine bağlaması.
isim benzerliği zaten yıllardır tartışılan bir konu.
film de buradan hareketle çok güzel bir ihtimal kuruyor:
belki bir insan yaşadığı en büyük acıyı sanatına dönüştürür.
ama burada bir noktada film biraz fazla romantikleştiriyor.
“acı çekti ve büyük eser ortaya çıktı” fikri kulağa güzel geliyor ama gerçek hayat bundan çok daha karmaşık.
yine de sinema olarak çalışıyor.
çünkü bu bir shakespeare biyografisi değil.
bir yas hikâyesi.
paul mescal iyi.
ama benim için filmin oyuncusu açık ara jessie buckley.
kadının yüzünde sürekli başka bir şey oluyor.
öfke.
suçluluk.
özlem.
boşluk.
ve en önemlisi…
kabullenememe.
film bitince akılda shakespeare’in büyük bir yazar olması değil, o evde eksilen çocuk kalıyor.
ve belki de filmin en iyi tarafı bu.
shakespeare’i bir dâhi olarak değil…
çocuğunu kaybetmiş bir baba olarak göstermesi.
hamnet öyle herkesin seveceği bir film değil.
aksiyon yok.
büyük olaylar yok.
hızlı anlatım yok.
ama sabrederseniz yavaş yavaş içine çekiyor.
ve finalde insanın aklına tek bir şey geliyor:
belki de bazı büyük eserlerin arkasında büyük fikirler değil, büyük acılar vardır.