Son yılların en çok konuşulan süper kahraman dizilerinden biri olan Moon Knight, Marvel Sinematik Evreni’nin alışılageldik çizgisinden ayrılma gayretiyle dikkat çekiyor. Oscar Isaac gibi ciddi bir aktörü başrole alması, Mısır mitolojisini merkeze taşıması ve çoklu kişilik bozukluğu gibi psikolojik bir…devamıSon yılların en çok konuşulan süper kahraman dizilerinden biri olan Moon Knight, Marvel Sinematik Evreni’nin alışılageldik çizgisinden ayrılma gayretiyle dikkat çekiyor. Oscar Isaac gibi ciddi bir aktörü başrole alması, Mısır mitolojisini merkeze taşıması ve çoklu kişilik bozukluğu gibi psikolojik bir temayı işlemesi, ilk bakışta takdire şayan bir cesaret örneği gibi duruyor. Ne var ki, bu cesaretin karşılığı ne kadar verimli olmuştur? İşte asıl mesele budur ve bu meseleyi iki ana başlıkta iyi ve kötü yanlar ele almak, dizinin mahiyetini anlamak için kâfidir.
Dizinin en güçlü tarafı, hiç şüphesiz Oscar Isaac’in sergilediği oyunculuktur. Steven Grant’in tatlı naifliğinden Marc Spector’un acılı sertliğine, finalde ima edilen Jake Lockley’in soğukluğuna kadar üç ayrı kişiliği aynı vücutta inandırıcı kılmak, kolay bir iş değildir. Isaac burada yalnızca bir süper kahraman oynamamış, aksine bir karakter aktörü olarak hünerini sergilemiştir. Onun sayesinde izleyici, kâh Steven’ın kaybolmuşluğuna üzülür, kâh Marc’ın geçmiş acılarına ortak olur. Bu performans olmasaydı, dizinin çekici hiçbir yanı kalmazdı.
Görsel taraf da övgüyü hak eder. Londra’nın puslu sokakları ile Mısır çölünün yakıcı güneşi arasında gidip gelen mekân kullanımı, göze hoş gelen bir kontrast sunar. Khonshu’nun iskeletimsi, tekinsiz tasarımı Marvel evreninin parlak ve renkli kahramanlarından ayrışarak akılda kalıcı bir silüet oluşturur. Ayrıca antik mabetler, hiyeroglifler ve büyülü ritüellerle örülü atmosfer, sıradan bir aksiyon yapımının çok ötesinde bir emek ürünüdür. Dizi, Mısır mitolojisine duyulan ilgiyi canlı tutmak gibi önemli bir işlevi de üstlenir; her ne kadar bu ilgi çoğu zaman yanlış ellerde şekillense de.
Lakin efendim, iyi yanlar burada biter, zira kötü yanlar diziyi adeta baştan aşağı kuşatmıştır. En bariz zaaf, mitolojik malzemenin feci surette tahrif edilmesidir. Antik Mısır inancında Khonshu, şifa ile ilişkilendirilen bir ay tanrısıdır; oysa dizide intikamın ve şiddetin simgesi hâline getirilmiştir. Ammit’in adalet terazisi, kadim Maat anlayışının incelikli ahlak felsefesinden arındırılarak "sokaktaki adamı anında yargıla ve öldür" şeklinde kaba bir mekanizmaya dönüştürülmüştür. Bu, sadece tarihsel bir yanlışlık değil, aynı zamanda kültürel bir saygısızlıktır. Hollywood’un egzotik bulduğu her mirası kendi kalıplarına dökme âdeti, burada da aynen tekerrür etmiştir.
Senaryo ise bütünlükten uzaktır. İlk üç bölüm, Steven’ın kimlik bunalımı etrafında örülmüş psikolojik bir gerilim havası taşırken, son üç bölüm bu havayı çöpe atarak sıradan bir aksiyon patlamasına teslim olur. Finalde devasa Khonshu ile Ammit heykellerinin Kahire semalarında dövüşmesi, ciddiyeti tamamen ortadan kaldıran bir gülünçlüktür. Dizi, ilk bölümlerinde kurduğu "karanlık ve olgun" üslubu, son bölümlerinde ucuz bir CGI gösterisine feda etmiştir. Bu tutarsızlık, izleyiciyi ciddiye almamak demektir.
Karakterlere gelince, işler daha da vahimleşir. Arthur Harrow, Ethan Hawke gibi kıymetli bir oyuncu tarafından canlandırılmasına rağmen, Marvel’ın klasık "dünyayı kurtarmak isteyen fanatik" kalıbının ötesine geçemez. Felsefi arka planı havada kalır; motivasyonu, birkaç diyalogla geçiştirilir. Layla’nın Taweret ile birleşip bir bölüm içinde süper kahramana dönüşmesi ise tam bir acelecilik örneğidir. Böylesi büyük bir dönüşüm, en azından yarım sezonluk bir işlenmeyi hak ederken, burada alelacele ve inandırıcılıktan uzak bir şekilde sunulur. Dahası, Jake Lockley adlı üçüncü kişilik finalde bir deus ex machina olarak ortaya çıkar, herkesi öldürür ve sahneyi terk eder. Bu, çocukluk travmasının derin bir yansıması olabilecekken, senaristlerin "kestirme" tercihiyle ziyan edilmiştir.
Psikolojik tema ise en büyük hayal kırıklığıdır. Dissosiyatif kimlik bozukluğu, travma sonucu oluşan ciddi bir rahatsızlıktır. Dizi bunu yer yer komedi malzemesi yapar, yer yer aksiyon kozu olarak kullanır, fakat bir türlü karakterin iç dünyasına, çocukluk travmalarına ve kişilikler arasındaki çatışmanın doğasına nüfuz edemez. Bu, sathi bir yaklaşımdır ve konunun hakkını vermemektir.
Diyaloglar da ayrı bir zaviyedir. "Tanrılar ölmez, sadece unutulur" gibi ezber cümleler, ortaokul felsefe dersinden kalma banal sözlerdir. Oysa izleyici, bu tür muhalif diyaloglarda bir derinlik arar; dizinin sunduğu ise yalnızca cevapsız kalan boşluklardır. Bu boşluklar, bilinçli bir sanat tercihi değil, 6 bölümlük kısıtlı formata yetişemeyen senaristlerin aceleci ellerinin izidir.