-BÖLÜM 2- "Ben..." dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak. "Ben zombiye dönüşmedim." Gözlerim, bileklerimi sıkan ipi çözen Jake’in ellerine kaydı. Başını kaldırıp bana baktı. "Evet, dönüşmedin," dedi Jake.Yüzüne yayılan o sıcak, tatlı tebessümle. "Hâlâ benim Chan’ımsın." Bileklerimi hafifçe ovarak yüzüne bakakaldım.…devamı-BÖLÜM 2-
"Ben..." dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak.
"Ben zombiye dönüşmedim."
Gözlerim, bileklerimi sıkan ipi çözen Jake’in ellerine kaydı. Başını kaldırıp bana baktı.
"Evet, dönüşmedin," dedi Jake.Yüzüne yayılan o sıcak, tatlı tebessümle.
"Hâlâ benim Chan’ımsın."
Bileklerimi hafifçe ovarak yüzüne bakakaldım.
'Ama nasıl?' diye çığlık atıyordu zihnim. Isırılmamın üzerinden tam bir hafta geçmişti. Ne bir ateş, ne bir çürüme, ne de o vahşi açlık hissi... Hiçbir hastalık belirtisi göstermemiştim. Virüs damarlarımda geziyordu ama ben hâlâ insandım.
Ormanın içinde geçirdiğimiz günlerin sayısını çoktan unutmuştum.
Kulübemiz, çam ağaçlarının arasında kaybolmuş eski bir avcı kulübesiydi. Dışarıdan bakıldığında rüzgârın ilk sert esintisinde yıkılacakmış gibi görünüyordu ama içerisi düşündüğümden sağlamdı.
Sabahları sis, kulübenin etrafını ince beyaz bir örtü gibi sarardı. Islak toprak kokusu, reçinenin ağır kokusuna karışırdı. Dalların arasından süzülen güneş ışığı, sanki ormanın bizi hâlâ kabul edip etmediğini ölçüyormuş gibi ürkek davranırdı.
Bazen saatler boyunca tek duyduğumuz ses, uzaktan gelen kargaların çığlığı olurdu.
Bazen de…
Hiçbir şey.
İşte o zaman, sessizliğin içinde kalbimin attığını bile duyabiliyordum.
⸻
Sorunlar, yemek ambarındaki erzakların eksilmeye başlamasıyla ortaya çıktı.
İlk gün kimse önemsemedi.
“Yanlış saymışızdır.” dedim.
İkinci gün konserve kutularından ikisi daha kayboldu.
Üçüncü gün ise kurutulmuş etlerin yarısı yok olmuştu.
“Birisi buraya giriyor.”
Jake ambarın raflarını tek tek kontrol ederken kaşlarını çatmıştı.
O akşam sırayla nöbet tutmaya karar verdik.
⸻
İlk beş gece hiçbir şey olmadı.
Altıncı gece nöbet sırası tekrar bendeydi.
Aslında uyumamaya kararlıydım.
Ama gün boyu odun kesmiş, su taşımış, ormanda yaban mersini toplamıştım. Ve bu yüzden sırtımı duvara yasladığım anda göz kapaklarım ağırlaştı.
“Bir dakika dinleneyim…”
Sonrasını hatırlamıyorum.
Bir anda omzuma sert bir el dokundu.
“Chan.”
Gözlerimi açar açmaz Jake’in yüzüyle karşılaştım.
Kaşları çatılmıştı.
“Uyandın mı?”
“N-ne oldu?”
Ayağa fırlayınca ambarın kapısının açık olduğunu gördüm.
İçeri girdiğimde nefesim kesildi.
Bir adam, sandalyeye sıkıca bağlanmıştı.
Başında kalın bir çuval vardı.
“Sen…”
Şaşkınlıkla Jake’e baktım.
“Sen burada mıydın?”
Jake omuz silkti.
“Her nöbetinde.”
“Ne?”
“Sana güvenmediğim için değil...
Sana bir şey olmasını istemediğim için.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
Demek ben dışarıda nöbet tuttuğumu sanırken…
O, benden habersiz her gece ambarın içinde bekliyordu.
⸻
Çuval çıkarıldığında adamın yorgun yüzü ortaya çıktı.
Sakalları uzamıştı.
Elmacık kemikleri belirginleşmişti.
Açlıktan çökmüş gözleri, yine de çevresini dikkatle izliyordu.
Uzun süren sorgunun sonunda adının Minho olduğunu öğrendik.
Erzak çaldığını inkâr etmedi.
“…Ölmek istemedim.” dedi yalnızca.
Ambarın içine ağır bir sessizlik çöktü.
Jake hiç düşünmeden konuştu.
“Onu öylece bırakamayız.”
“…Bırakalım gitsin.”
Jake’in bakışları buz gibiydi.
“Giderse geri gelir.”
“Belki gelmez.”
“Gelirse?”
Sustum.
“O zaman…”
Cevap veremedim.
“Hayatta kalmak istiyorsan bazen zor kararlar vermen gerekir.Her ne kadar ellerini kana bulaman gereksede.”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır.”
“Chan.”
“HAYIR!”
“Bu adam bizi öldürebilir.”
“Henüz öldürmedi!”
“O sadece fırsat bulamadı.”
Derin bir nefes aldım.
“Ben buna izin veremem…”
Jake uzun süre yüzüme baktı.
Sonunda sinirle arkasını döndü.
“İstediğin gibi olsun.”
Ama sesindeki öfke, tartışmanın bitmediğini söylüyordu.
⸻
Sabah güneş ışıkları perde aralıklarından içeri süzülürken sessizce yataktan kalktım.
Jake hâlâ uyuyordu.
Onu uyandırmamaya çalışarak ayak uçlarımda yürüdüm.
Dün ormandan topladığım yaban mersinlerinin bulunduğu sepeti kapının önünden aldım ve doğruca ambara yönelmeden önce kapıyı dikkatlice kapattım.
⸻
Ambara girdiğimde Minho’nun başı öne eğik hâldeydi. Sanırım uyuyordu.
Yavaşça başındaki çuvalı çıkardım.
Adam gözlerini araladığında önce irkildi, sonra beni görünce şaşkınlığını gizleyemedi.
“Sen…”
“Günaydın.”
Sepetten yaban mersinlerini çıkarırken gülümsedim.
“Acıkmışsındır.”
Ellerinin bağlı olduğunu görünce bir an duraksadım.
Sonra birkaç yaban mersinini parmaklarımın arasına alıp ona uzattım.
İlk başta tereddüt etti.
Ardından sessizce ağzını açtı.
Hiç konuşmadan birkaç tane yedi.
“…Güzelmiş.”
“Ormandan toplamıştım.”
Bir süre sessizlik oldu.
Sonra merakıma engel olamadım.
“Kaç yaşındasın?”
“…Yirmi yedi.”
“Benden büyüksün. Peki nerelisin?”
“…Seul.”
Başımı kaldırdım.
“Gerçekten mi?”
“Evet…orada doğdum-”
“Sonra?”
“S-salgından yaklaşık bir yıl sonra Busan’a kaçtım.”
Elimdeki son yaban mersini yere düşecekti neredeyse.
Seul…
Orası Kore’nin en tehlikeli bölgesiydi.
Seul’den buraya kadar…
Hem de tek başına?
Nasıl?
Yalan mı söylüyordu?
Yoksa gerçekten düşündüğümden çok daha güçlü biri miydi?
Sorular zihnimde birbirini kovalarken sadece omuz silktim.
Şimdilik önemli olan tek şey…
Karşımdaki adamın artık aç olmamasıydı.
-RUBY BAKER