Boklu dere bilmem kaç yazısına hoşgeldiniz dostlarım.artık yazmayacağımı söylemiştim ama çokta dürüst biri sayılmamki sözümde durayım.bugün benim için özel ve duygusal bir gün.eskiden doğum günlerinde uzun yazılar paylaşan insanları komik bulup yargılardım.ama yargıladığım her şeyi yaptığım için bundanda geri kalmak…devamıBoklu dere bilmem kaç yazısına hoşgeldiniz dostlarım.artık yazmayacağımı söylemiştim ama çokta dürüst biri sayılmamki sözümde durayım.bugün benim için özel ve duygusal bir gün.eskiden doğum günlerinde uzun yazılar paylaşan insanları komik bulup yargılardım.ama yargıladığım her şeyi yaptığım için bundanda geri kalmak istemiyorum.İnsan doğum günlerinde kalabalıklara karışmayı, sevdikleriyle aynı masada gülmeyi bekliyor belki. Bense bugün farklı bir ihtiyaç duydum. Evden, kalabalıktan biraz kaçmak istedim. Anneme “Arkadaşlarım doğum günümü kutlayacak.” diyerek dışarı çıktım. Eski bir dostu ziyaret etmeyi seçtim. Boklu Dere’nin yanındayım. Sanki bana biraz kırgın. Haklı aslında. Uzun zamandır gelmedim. Onu unuttuğumu sanmış. Ama bazı yerler unutulmaz. Gidip Kadıköy gibi elit bir semte de yerleşsem yine koşar sana gelirim sadık dostum diyerek alıyorum gönlünü. Romantiklik desen var. Görmeyeli bayağı kendine çeki düzen vermiş. Eskisi kadar kokmuyor. “Bizim semt bu ara kabız herhalde diyorum, zorbalıyorum. O da bana “Yetmedi mi çektiğim?” diye sitem ediyor. “Senin de güvendiklerin az etmedi sana şimdi konuşturma beni.” deyince tadım kaçıyor tabii. Haklı mı haklı. Neyse bu onun günlüğü değil benim günlüğüm. O onunkileri sonra anlatır CİMER’e, ona da bakmıyorlar zaten. Anlatsın dursun. Bu arada fark ettiyseniz bu bir dertlenme gönderisi değil. Bir büyüme, olgunlaşma gönderisi gibi bir şey. Büyük ihtimalle beni bir ergen sanıyorsunuz. Ben de öyle düşünüyorum. “Bir sus be kadın.” diyeniniz de vardır. Buna da katılıyorum. Ben de diyorum ama artık çenem açıldı bir kere. Neyse. Her zaman oturduğum kırık banka oturdum. Bugün özel hissetmek için taze çayımı da yanıma aldım. İnsan doğum gününde kendisine hediye olarak ne alır bilmiyorum. Ben çay aldım. Uzun süre kendime hiçbir şey söylemedim. Sakince etrafta dolaşan aileleri izledim. Çocukları gördüm. Anne babalarının ellerinden tutup yürüyenleri. Birbirine bir şey anlatıp gülenleri. Kıskandım o aileleri. Hayatın henüz bu kadar karmaşık olmadığını düşündüğüm yaşları hatırladım. O zamanki dertlerimi düşündüm. İnsan büyüyünce çocukluğundaki dertlerin ne kadar küçük olduğunu değil, o zamanlar hayatın ne kadar kolay olduğuna inandığını özlüyor. Çocuklara bakarken aslında onların hayatını değil, kendi çocukluğumu kıskandığımı fark ettim. O zamanlar insanın en büyük derdi eve geç kalmamak, istediği oyuncağı alamamak ya da annesinin “Hadi artık eve gel.” demesiydi. Şimdi insan büyüyor ve eve dönmek istediği yerin bazen bir ev değil, bir zaman olduğunu anlıyor. O zamana dönmek istedim. Sonra düşündüm. Yirmili yaşların ortasında kaybetmeyi. Çünkü büyüdükçe anladım ki kaybetmek sadece bir insanı yitirmek değilmiş. Bazen hayallerini kaybediyorsun. Kendine olan inancını. Çocukken içini ısıtan umudu. Bir gün her şeyin, herkesin ve kendinin düzeleceğine dair o inancı. Ve kimse bunun yasını tutmuyor. Çünkü ortada görünen bir kayıp yok. Sadece içten içe eksilen parçalar var. İnsan yaş aldıkça her şeyi daha iyi anlayacağını sanıyor. Meğer bazı şeyleri anlamak, bazı şeyleri kabullenmekmiş. Eskiden cevap aradığım soruların bir kısmının cevapsız kalabileceğini öğreniyorum. Her şeyin bir açıklaması olmak zorunda değilmiş. Bazı insanlar neden gittiğini anlatmadan gidiyor. Bazıları neden kaldığını söylemeden kalıyor. Bazı şeyler düzelmiyor. İnsan da bütün bunlara rağmen hayatına devam etmeyi öğreniyor. Birkaç yıl önce biri bana bugünlere geleceğimi söyleseydi inanmazdım. Bazen başarı dediğimiz şey sabah kalkıp günü tamamlamak kadar basit olabiliyor. Bu yaşıma gelmeyi planlamıyordum aslında. Daha başka planlarım vardı. Gelecek bana hep uzak bir ihtimal gibi geliyordu. Günleri tek tek geçirmek bile ağır bir mücadeleydi. Ama bugün buradayım. Her şey düzeldiği için değil. Hâlâ zorlandığım, yorulduğum, sustuğum anlar var. Ama artık şunu biliyorum. İnsan bazen sadece devam ederek bile büyük bir yol alıyor. Bu yaşıma kadar birçok insan tanıdım. Kimi sevgiyi öğretti. Kimi hayal kırıklığını. Kimi kalmanın değerini gösterdi. Kimi gitmenin de bir cevap olduğunu. Hepsi bana bir şey kattı ya da aldı ama hiçbiri hayatıma boşuna girmedi. Kimi ders oldu. Kimi hatıra. Kimi ise babam gibi içimde silinmeyen bir iz bıraktı. Hepsine teşekkür edip Gibi dizindeki son sahne Yılmaz gibi gerisini Allah’a bırakıyorum. Bazı insanlara hakkımı helal edip yoluma devam etmek, onlarla mahkeme kurup ömür boyu hâkimlik yapmaktan daha huzurlu. Bazen düşünüyorum da insan kendine ne kadar yük olabilir. Yıllarca kendime söylediklerim, sustuklarım, içime attıklarım… Hepsi sanki bedenimde bir yer buldu. Her kırgınlığı içimde büyüttüm. Her hayal kırıklığını kendime çevirdim. Kendimi affetmek yerine suçlamayı seçtim. En ağır cümleleri başkaları değil, ben kendime söyledim. Sonra sürpriiiz diyerek epilepsi hayatıma girdi. Sekiz yıldır da çıkmadı Allah’ın cezası. Benimki yerde yapılan break dans gibi otistik hareketlere girdiğim, bayılıp kendimi kastığım nöbetlerden. Tam olarak neden geldiğini bildiğimi iddia edemem. Biliyorum ki epilepsi tek bir duyguyla açıklanabilecek bir hastalık değil. Ama şunu da biliyorum. İnsan ruhunu yıllarca yoran acılarla yaşarken bedeninin de yorulduğunu hissedebiliyor. Ben bunu her nöbetten sonra hissediyorum. Her nöbetten sonra sadece bedenim değil, içimde bir şeyler de yoruluyor. Sanki hayat bana sürekli yavaşlamamı söylüyor. Çünkü beni en çok inciten insanların söylediklerini unuttum belki ama kendime söylediklerimi unutamadım. Kendime yeterince merhamet göstermedim. Şimdi geriye dönüp baktığımda görüyorum ki insan bazen başkalarının verdiği yaralardan değil, kendi içinde yıllarca açık bıraktığı yaralardan daha çok yoruluyor. Belki artık değiştiremeyeceğim şeyler var. Belki epilepsiyle yaşamaya devam edeceğim. Ama kendime aynı acıları yaşatmayı bırakmayı öğrenebilirim. Dediğim gibi bu yaşıma geldim ama kendimi sevmeyi hâlâ tam olarak öğrenemedim. Az çok beni tanıdınız dostlarım. Kendime karşı eleştiri sanatım oldukça gelişmiştir. Kendimle dalga geçmeyi, eksiklerimi herkesten önce söylemeyi severim. Yıllarca bunu tevazu sandım. Ama zamanla fark ettim ki insanın kendine bu kadar acımasız olması alçakgönüllülük değilmiş. Belki de insanın en büyük kibri, Yaradan’ın yarattığı bir varlığa, kendisi de olsa nefretle bakabilecek kadar kendinde güç görmesiymiş. Din iman desen var bu ara. Cennete oynuyorum. Sofu Offred, derviş Offred… yeni karakter kilidi açıldı. Kendini sevmek bir sabah uyanıp bir anda olacak bir şey değilmiş. Önce kendine düşman olmaktan vazgeçiyorsun. Sonra yavaş yavaş kendine arkadaş oluyorsun. Belki büyümek biraz da alamadığın sevgiyi artık başkasından beklemek yerine kendine vermeyi öğrenmekmiş. Başkasının sana “Güzel olmuş kızım.” demesini beklemek yerine aynaya bakıp kendi kendine “Eline sağlık kızım, bugün de elinden geleni yaptın.” diyebilmekmiş. Bu arada çok güzel tatlı yaparım. Benim konudan konuya atlayış hızımı biliyorsunuz ama bir yere bağlayacağım, merak etmeyin. Yaptığım tatlılar çok beğenilir ama garip olan şu ki tatlı yapmayı pek sevmem. Yine de evde Şen Pastanesi ustası gibi takılırım. Çünkü babam tatlıyı çok sever. Belki de hiçbir zaman mesele tatlı yapmak değildi. Ben aslında başka bir şeyi bekledim. Babamdan bir gün içtenlikle duyacağım o “Güzel olmuş kızım.” cümlesini. Yaptığım bir şeyin görülmesini değil, benim görülmemi istedim. Artık mesela bu cümleyi beklemiyorum. Uzun yıllar o iyi kız olmaya çalıştım. Daha az sorun çıkaran, daha başarılı, daha çok sevilecek biri. Ama ne yapsam yetmedi. Kendim olmak yerine birilerinin beklediği kişi olmaya çalışmak en büyük yorgunluğumdu. İnsan büyüdükçe bazı beklentileri sessizce bırakmayı öğreniyor. Bazı cümleler hiç gelmiyor. Bazı yaralar kapanmıyor. Ama artık o cümleye eskisi kadar ihtiyacım yok. Benim değerim birinin söyleyeceği güzel sözlere bağlı değil. Eskiden güçlü olmanın hiç kırılmamak olduğunu sanırdım. Aslında güçlü kadın hiç ağlamayan, hiç düşmeyen değil. Düştüğünde kendi elinden tutmayı öğrenen kadınmış. Ölüm de her zaman hayatımın en büyük gerçeği oldu. Bir şeylerin geçici olduğunu öğrendim. Bu yüzden mükemmel bir hayat peşinde değilim artık. Sadece gerçekten hissettiğim, kendim olabildiğim bir hayat istiyorum. Çünkü geriye bakıldığında kaç tane kusursuz gün yaşadığına değil, gerçekten yaşadığın günlere bakıyorsun. Neyse, bu kadar felsefeden sonra biraz normale dönelim. Sonuçta doğum günüm. İnsan doğum gününde hayatın anlamını bulmak zorunda değil. Bazen pastanın üstündeki mumu üfleyip “Bir yıl daha atlattık, şimdilik yeter.” demek de gayet geçerli bir başarı. Bin kere dediğim gibi bugün doğum günüm. Tüm gün herkese verdiğim rahatsızlığı bir düşünün artık. Bu arada doğum günümün kutlanması kırmızı çizgim. Kutlayın. (Yaaaa hiç gerek yoktu diye rollerim ama.) Kendime büyük sözler vermiyorum. Hayatın bir anda mükemmel olmasını beklemiyorum. Artık hayatın mükemmel olmasını da istemiyorum. İyisiyle kötüsüyle sevmeye çalışacağım. Sadece kendime biraz daha nazik davranmayı, geçmişimle kavga etmek yerine onunla barışmayı diliyorum. Belki bugün çok içten “İyi ki doğmuşum.” diyemiyorum. Ama şunu rahatlıkla söyleyebiliyorum: İyi ki pes etmeden buraya kadar geldim. Bazı çiçekler geç açar. Geç açmaları hiç açmayacakları anlamına gelmez. Sadece yeterli zamana ve doğru şartlara ihtiyaçları vardır. Çayımdan son bir yudum aldım. Boklu Dere hâlâ yanımda. Ne o bana tamamen küstü ne ben ondan vazgeçtim. Belki dostluk biraz da böyle bir şeydir. Birbirinin en güzel hâlini değil, bütün hâllerini bilmek. O da beni böyle kabul ediyor sağ olsun. Zaten kendisi de pek seçici değil olamazda benden başka seveni yok. Belki ben de kendime biraz böyle davranmalıyım. Her zaman güzel, güçlü, başarılı, neşeli ve uslu olmak zorunda olmayan hâlimle de kendimin yanında durmalıyım. Neyse dostlar, ne zaman böyle uzun bir şey yazsam aklıma bir tweet gelir ama boşverin. Bende kalsın. Kendi kendime gülerim artık deli gibi.💕💕