Interior Chinatown dizisine ve Charles Yu'nun uyarlandığı romana sadece sıradan bir televizyon işi içerisinde televizyon işi gözüyle bakarsak bütün olayı kaçırıyoruz. Bütün kurgu aslında o kadar derin ve zekice bir metafor üzerine kurulu ki parçaları tek tek irdelemek gerekiyor. Ana…devamıInterior Chinatown dizisine ve Charles Yu'nun uyarlandığı romana sadece sıradan bir televizyon işi içerisinde televizyon işi gözüyle bakarsak bütün olayı kaçırıyoruz. Bütün kurgu aslında o kadar derin ve zekice bir metafor üzerine kurulu ki parçaları tek tek irdelemek gerekiyor.
Ana karakterimiz Willis Wu sisteme ve hikayeye Arka Plandaki Asyalı Adam rolüyle sıkıştırılmış bir figüran. İşin ilginç tarafı bu adama replik yazılmadığında adam fiziksel olarak buharlaşıp yok olmuyor ama kelimenin tam anlamıyla sosyal ve hikayesel olarak görünmez hale geliyor. Ana karakterlerin dünyasında ne bir ağırlığı kalıyor ne de bir etkisi. Willis'in o dünyada gerçek anlamda varım diyebilmesi için başkalarının yazdığı o hazır senaryoyu yırtıp atması kendi kimliğini ve kendi repliklerini bizzat kendisi inşa etmesi gerekiyor.
Peki bu durum sadece bir dizi kurgusundan mı ibaret? İşin derinine indiğimizde psikolojik olarak gerçek hayatta da birebir bunu yaşadığımızı görüyoruz. Hayatı bir sahne olarak kabul edersek hepimiz kendi hayatımızın senaristi olmak zorundayız.
İnsanlar şu soruları iyice içselleştirip irdelemeli mi irdelememeli mi? Gerçek hayattaki kurgulanmış replik karşılıkları karşımıza hep arzu edilen istenilen sonucu yaratabilecek şekilde mi çıkıyor? Yani başkalarının senaryosunda figüran olup kendi isteklerimizi dile getirmediğimizde sınırlarımızı net bir şekilde çizmediğimizde ne olur? Tam olarak başkalarının yazdığı oyunda arka planda dikilen bir figürana dönüşür müyüz? Patronun ailenin ya da toplumun belirlediği rolden öteye geçebilir miyiz?
Kalabalıklar içinde sessiz kaldığımızda veya kendimizi ifade etmekten çekindiğimizde hissettiğimiz o görünmezlik hissi nelere sebep olur? Bizi o sahnede görünür kılan ve ben de buradayım dedirten tek şey kendi sesimiz ve eylemlerimizle sahneye müdahale etmemiz midir?
Zihnimizde replik provaları yok mu? Günlük yaşamda farkında olmadan sürekli replik provaları yapmıyor muyuz? Zor bir buluşma öncesinde bir tartışma anında veya yeni biriyle tanışırken zihnimizde hep aynı döngü dönmüyor mu? O bunu derse ben de cevaben şunu söylerim. Sonra o böyle söyler beklentilerimin karşılığı olan cevaplar verir. Yani sahne bizim istediğimiz gibi aksın diye arka planda sürekli senaryo yazıyoruz. İletişim kurarken aslında çoğu zaman karşımızdaki kişiyle değil onun zihnimizde yarattığımız simülasyonuyla konuşuyoruz. Bu provaların temel sebebi bilinmezlikten korkmamız ve o sahnenin kontrolünü elimizde tutma arzumuz.
Peki hiç duyulması beklenmeyen yanıtların karşılığı hangi duygusal tepkiler olmalı? Asıl psikolojik sarsıntı gerçeklik o zihnimizdeki kurguyla şiddetle çarpıştığında yaşanıyor. Karşımızdaki insan zihnimizde ona yazdığımız o kusursuz repliği okumayı reddedip tamamen beklenmedik bir cevap verdiğinde veya hiç tepki vermediğinde bütün savunma mekanizmamız çöküyor. O an hissettiğimiz şey sadece basit bir şaşkınlık değil bütün kontrolü kaybetme hissi ve derin bir savunmasızlık. Tıpkı dizideki figüran gibi o an bizim için yazılmış bir replik olmadığı için o sahnede sosyal olarak eriyip gidiyoruz.
Sonuç olarak Interior Chinatown hepimizin gündelik hayatta yaşadığı o varoluşsal sancıyı alıp somut bir dünya kuralına dönüştürmüş. Figüran olmak sıkıcıysa bir senaryoda kaç başrol olur? Kendi repliğini cesaretle kaleme almayan başkalarının başrol olduğu bir hayatta isimsiz bir figüran olarak kalmaya mahkum mudur?