Bilhassa Recep Peker’in Genel Sekreter olduğu dönem ilginç. Koçak’ın sırf o mevzuya münhasır müstakil bir çalışması da var zaten. Koçak’ın tabiriyle 3.Adam pozisyonu olan bu makam epey göz ardı edilir, ama yazar bunun üzerinde de durmak istemiş bu kitapta. İlginç…devamıBilhassa Recep Peker’in Genel Sekreter olduğu dönem ilginç. Koçak’ın sırf o mevzuya münhasır müstakil bir çalışması da var zaten. Koçak’ın tabiriyle 3.Adam pozisyonu olan bu makam epey göz ardı edilir, ama yazar bunun üzerinde de durmak istemiş bu kitapta. İlginç bazı kısımları aşağıya ilave edeyim.
"Sizden, Eskişehir'in sükütunda düşmanın işine yaramasın diye, son katara koydurarak, Ankara'ya gönderdiğim, bugün birinci işletme hareket başmüfettişliğinde bulunan Kaldis'in yerine geçmekliğime delaletinizi istiyorum. Ben garb cephesi levazım işlerini iyi yapmış bir e[erkanı] h[arbiye] miralayı mütekılidiyim; Kaldis ise hiçtir. Ben bir Türküm; dünkü gibi, yarın da yurt için çalışacağım... Kaldis ise, en ufak bir sarsıntıda düşmanın işine yarayacak bir şahıstır. Benim bilgi ve imamın ondan çok yüksektir. Şu halde, memlekete canla başla bağlı bulunan bir Türküm; bir Rumun oturduğu yeri istemeye hakkı olsa gerektir.( ... ) Arkadaşınızı hiçlikten kurtararak, büyük işler başına geçirmek, yüksek kudret ve kuvvetiniz dahilindedir, esirgemeyiniz... Gözlerinden öperim kardeş..."
“Mektup sahipleri, Osmanlı örneği yazışma üslubunu sürdürmektedirler. Şöyle ki, aralarında pek çoğu, güç ve iktidar sahibi olduğunu düşündükleri makama velinimet olarak bakarken; ona ubudiyet (kullak/kölelik) sunuyorlardı. Kısaca özetlemek gerekirse; Osmanlı kültür dünyası ve yöneticilerle yönetilenler arasındaki uzak ve mesafeli dünya, olduğu gibi devam etmektedir.Üstelik, bu devamlılık, 'merkez elit'in içindedir! Yani, 'çevre'nin kültüründen değil; aksine burada 'merkez' içinde yer alan elitlerin kültüründen söz ediyoruz. Bu kültürde de, görüldüğü üzere, tek-partili yıllarda bir değişim gözlenmemektedir. Aksine, kültürel alışkanlıklar ve devamlılıklar, bu döneme de damgasını vurmaktadır. O kadar ki; tek-parti rejimi, söz konusu kültürü kırmak için mücadele etmek bir yana; o kültürden beslenerek, mevcut kültürü sürdürmekte bir sakınca görmemektedir. Onu yeniden üretmektedir hatta! Bu bakımdan; 'tek-parti rejiminin kültür savaşı'ndan söz edenlerin, bu türden örnekler karşısında, çok daha dikkatli olmaları ve değerlendirmelerini yeniden gözden geçirmeleri gerekmektedir.
Mektup sahiplerinin daha çok taşradan yazıyor olmaları da ilginçtir. Ankara, İstanbul gibi merkezlerden, görebildiği kadarıyla, çok daha az talep gelirken; asıl talep patlaması taşrada yaşanıyordu. Ancak taşra deyince de dikkatli olmak gerekir. Çünkü, taşradan yazanlar 'çevre'nin temsilcileri değillerdir; aksine, onlar, 'merkez'in taşradaki temsilcileridir. Dolayısıyla, mektup sahiplerinin ezici bir kısmının 'merkez' de bulunduğunu dikkat almamız gerekir. Bu mektuplar, talepler, dilekler, ricalar; aslında 'merkez' de bulunanlar arasında gerçekleşmektedir. Bir anlamda hiyerarşik olarak 'merkez'in alt statüsünde bulunanlar üstten yardım istemektedirler.
Bunda yakınlık, akrabalık bağı olabileceği gibi, daha ziyade meslektaşlık ve tanış olmak da önemli bir unsur gibi görünmektedir.”