Film + Sistem İncelemesi Modern dünyanın sistemik işleyişi ile kurgusal distopyalar arasındaki sınır aslında düşündüğümüzden çok daha belirsiz bir noktada duruyor. Otoritelerin inşa ettiği acımasız düzen bugün dünyanın herhangi bir yerinde plazaların yüksek katlarında tükenen veya çarkların arasında sessizce kaybolup…devamıFilm + Sistem İncelemesi
Modern dünyanın sistemik işleyişi ile kurgusal distopyalar arasındaki sınır aslında düşündüğümüzden çok daha belirsiz bir noktada duruyor. Otoritelerin inşa ettiği acımasız düzen bugün dünyanın herhangi bir yerinde plazaların yüksek katlarında tükenen veya çarkların arasında sessizce kaybolup giden insanların evrensel hikayesinin ekrana yansımış halidir. İzlediğimiz bu kurgu sistemlerin kendi bekasını sürdürmek adına insan hayatını nasıl basit bir araca dönüştürdüğünü sarsıcı bir biçimde yüzümüze vuruyor. Bireyin yapısal baskılar karşısındaki çaresizliği gerçek dünyada nasıl görmezden geliniyorsa kurgusal arenalarda da o kadar normalleştirilerek kitlelere sıradan bir şov gibi sunuluyor. Kurulan tüm sistemlerin en büyük başarısı kendi kusurlarını sıradan insanların omuzlarına yükleyebilme becerisinde yatıyor. Dünyanın neresinde olursa olsun ağır şartlar altında ezilen insanların trajedisi kişisel bir zayıflık veya uyumsuzluk gibi algılatılıyor ve kurbanlar sadece yetersiz olarak etiketleniyor. Ortada bir destan yok çünkü hiçbir otorite kendi başarısızlığını yüceltip anıtlaştırmaz.
Üstelik kitle kontrolünü elinde tutan güçler bunu yaparken çoğu zaman ekstra bir çaba sarf etmeye bile gerek duymuyorlar. Ortada elbette bir sömürü düzeni var ancak kötülük adeta insanın içgüdüsel bir parçasıymış gibi olağan akışında gerçekleşiyor. Çarklar o kadar kusursuz kurulmuş ki yöneticiler sürekli bir katliam tasarlamasa bile sistem kendi kendini yaşatarak işlemeye devam ediyor. İnsanların birbirine zarar vermesi altta kalanı ezmesi ve vahşi bir rekabet içine girmesi doğal bir varoluş hali gibi algılanıyor. Toplumsal utanç yalnızlık ve yoksulluk korkusu kitleleri kontrol altında tutmanın en evrensel silahları olarak devreye giriyor. Farklı sınıfların veya insanların birbirine karşı kışkırtılması toplumların ortak bir dert etrafında dayanışma içine girmesini tamamen engelliyor. Birbirleriyle amansızca yarışmaya zorlanan ve başkasının elenmesi üzerinden kendi hayatta kalışını kutlayan kitleler asıl düşmanın o sahneyi kuranlar olduğunu unutuyorlar. Kendi yaşam derdine düşmüş her toplum düzenin adil olup olmadığını sorgulama yetisini adım adım kaybederek kendisine dayatılan çaresizliği içselleştiriyor.
Otorite bu çaresizliği unutturmak için toplumu geçici huzur getiren maddi güç illüzyonlarıyla uyuşturmayı seçiyor. Baskıcı bir yapının güdümündeki halkın gösterişe ve bitmek bilmeyen bir tüketim çılgınlığına bağımlı olması günümüz insanının mülkiyete sığınarak varoluşsal kaygılarından kaçmasıyla tamamen aynı mekanizmayı işletiyor. İnsanlar düzenin acımasız yüzüyle hesaplaşmaktansa lüksün ve sahte bir güvenliğin o kör edici rahatlığını tercih ediyorlar. Maddi kazançlar ve geçici statüler sahte bir güç algısı yaratarak bireylere güvende oldukları yalanını fısıldıyor. Sistem bu uyuşturucuyu o kadar zekice enjekte ediyor ki kimse içinde bulunduğu o büyük ve vahşi arenanın dışına çıkıp gerçekliği sorgulamaya cesaret edemiyor.
Tüm bu yapay ve acımasız düzenin kırılma noktası olarak bize sunulan o meşhur direniş hikayesi ise ne yazık ki sadece izleyiciyi etkilemek için tasarlanmış bir kurgudan ibaret kalıyor. Ekranda gördüğümüz o halk kahramanı miti insanların içlerine işlenen hayatta kalma güdüsünü aşıp rekabeti reddetmesi tamamen bizim arzularımızın bir yansıması. Gerçeklikte karşılığı olmayan sadece izlerken içimizi rahatlatması ve bize umut vermesi için yazılmış tatlı bir fikir bu. Bizler suçu kurbana yükleyen zihniyetin çöküşünü izlerken ortak acılarda birleşerek sistemi sorgulamanın erdemini alkışlıyoruz ancak bunun gerçeğe dönüşmemiş bir fantezi olduğunu içten içe biliyoruz. Bize anlatılan bu kurgusal manifesto dünyayı değiştirmekten ziyade otoritenin o hiçbir çaba sarf etmeden tıkır tıkır işleyen acımasızlığı karşısında hissettiğimiz çaresizliği bir anlık da olsa dindirmek için tasarlanmış durumda.
Asıl çarpıcı olan gerçeğe geldiğimizde ise bu tür katliamları yaratan sistemin bize izlettiği şeyin devasa bir politik illüzyon olduğunu görüyoruz. Sistemin yaptığı şey tam olarak devasa bir gaz alma operasyonu. Ekranda izlediğimiz o isyanlar ve devrimler kitlelerin içinde biriken öfkenin gerçeğe dönüşmeden güvenli bir alanda boşaltılmasını sağlıyor. Ekranda o kahramanla özdeşleşip sisteme karşı bir savaş kazandığımızda beynimiz bu zaferi yaşanmış gibi algılıyor. O anlatı boyunca bütün hıncımızı kusuyor isyanımızı yaşıyoruz. Sonunda ise düzene karşı duyduğumuz o yakıcı öfke yatışmış yerini sahte bir tatmine bırakmış oluyor. Yani sistem kendi çarklarını kıracak o enerjiyi alıp muazzam bir kazanca dönüştürerek kendi eleştirisini bile ambalajlayıp satmayı başarıyor. Ortaya konan bu kahramanlık destanları düzeni tehdit etmek bir yana bizzat o düzenin ömrünü uzatan bir emniyet sübabı işlevi görüyor. İsyan fikri sadece sıradan bir tüketim malzemesi haline getirilerek düzene duyulan nefret bile otoritenin kendi çıkarları için kullanılıyor. Sistem en büyük kibrini sergileyerek kendi yıkılışının izlenmesine izin veriyor çünkü insanlar kurgusal bir dünyada düzenin çöktüğünü görerek rahatlarken gerçek dünyadaki eşitsizlikler aynı sessizlikle devam ediyor. Topluma küçük dozlarda isyan hissi verilerek kitleler gerçek bir uyanışa karşı tamamen uyuşturuluyor ve bu kurgular otoritelerin kendi propagandasını beslemekten başka hiçbir işe yaramıyor.