Spoiler içeriyor
Zor, belirsiz ve biraz garip bir filmdi. Bu yüzden biraz yapay zekadan yardım aldım. "Şiir yazıyordu. Bu da onu delirtti." ●Bu filmde klasik anlamda bir olay örgüsü yok. Film, birbirinden kopuk gibi duran birçok kısa sahneyi bir araya getirerek modern…devamıZor, belirsiz ve biraz garip bir filmdi. Bu yüzden biraz yapay zekadan yardım aldım.
"Şiir yazıyordu. Bu da onu delirtti."
●Bu filmde klasik anlamda bir olay örgüsü yok. Film, birbirinden kopuk gibi duran birçok kısa sahneyi bir araya getirerek modern insanın yaşadığı büyük bir ruhsal ve toplumsal çöküşü anlatıyor.
Modern insanın anlamsızlık, para, başarısızlık, suçluluk, yalnızlık ve ölüm karşısında çaresiz kalması meselesi işleniyor birçok kişinin günlük hayatından kesitler üzerinden.
Filmin merkezinde Kalle var. Kalle bir mobilya dükkânı işletiyor. Sigortadan para almak için kendi dükkânını yakıyor. Fakat planı beklediği gibi gitmiyor. Oğlu da şiir yazan, ruhsal olarak çökmüş bir genç.
Etraflarında ise garip bir şehir var:
insanlar işlerini kaybediyor,
trafik tamamen kilitleniyor,
borsacılar kendilerini kırbaçlıyor,
insanlar topluca anlamsız ritüeller gerçekleştiriyor,
bir göçmen saldırıya uğruyor,
büyücü basit bir numarayı bile beceremiyor,
insanlar birbirleriyle iletişim kuramıyor,
ekonomik krizden çıkmak için korkunç çözümler düşünülüyor,
sonunda genç bir kız bile “toplumun kurtuluşu” uğruna kurban ediliyor.
Bunların hiçbiri tesadüfi değil.
Andersson bir hikâye anlatmıyor; bir toplumun ruh halini gösteriyor. Filmdeki kopukluk bundan kaynaklanıyor.
Mesela bir adam işten kovuluyor.
Başka bir sahnede bir adam işyerini yakıyor.
Başka bir yerde insanlar ekonomik krizden söz ediyor.
Başka yerde insanlar kendilerini kırbaçlıyor.
Başka yerde insanlar kurban arıyor.
Bunlar aslında aynı şeyin farklı biçimleri:
İnsanlar içinde bulundukları düzenin anlamını kaybetmişler ama o düzeni değiştirecek güçleri de yok.
Bu nedenle filmde herkes bir şeyler yapıyor ama hiç kimse gerçekten bir yere gitmiyor.
En güzel örnek trafik.
Arabalar kilometrelerce uzanıyor.
Herkes gitmek istiyor.
Ama kimse hareket edemiyor.
Bu aslında filmin tamamının metaforu.
Modern insanın hayatı da böyle: sürekli hareket halinde ama aslında hiçbir yere gitmiyor.
Kalle'nin yaptığı şey yalnızca “sigortadan para kazanmak için dolandırıcılık” değil.
Daha büyük bir anlamı var.
Kalle'nin dünyasında ekonomik sistem çökmüş durumda. İnsan kendi emeğiyle ayakta kalamıyor. Para kazanmak için sonunda kendi sahip olduğu şeyi yok etmek zorunda kalıyor.
Yani: Para kazanabilmek için üretimi değil, yıkımı seçiyor.
Bu çok Anderssonvari bir kara mizah.
Normalde kapitalist sistem:
Üret → sat → para kazan diyor.
Kalle'nin dünyasında ise:
Yak → sigortadan para al → hayatta kal.
Böylece ekonomik sistemin saçmalığı ortaya çıkıyor.
Filmin en absürt görüntülerinden biri borsacıların kendilerini sokak ortasında kırbaçlamaları:
Borsacılar yürüyüş yapıyor ve kendilerini kırbaçlıyorlar. Bu sahne garip ve ürkütücü.
Çünkü Andersson burada ekonomiyi bir dine dönüştürüyor.
Eskiden insanlar günah işlediklerinde kendilerini cezalandırırlardı.
Burada ise kapitalist sistemin çöküşü karşısında ekonominin kulları kendilerini cezalandırıyor.
Yani para artık sadece para değil:
Bir inanç sistemi.
Borsa düştüğünde insanlar adeta dini bir felaket yaşanmış gibi davranıyor.
En korkunç sahne: Küçük kızın kurban edilmesi. Filmin belki de bütün anlamını bir araya getiren sahne bu.
Toplum ekonomik ve toplumsal krizden çıkamıyor.
Sonra eski bir düşünceye dönüyorlar:
“Bir kurban verirsek belki her şey düzelir.”
Ve genç bir kız kurban ediliyor.
Bu sahne gerçeküstü ama aslında filmdeki en “gerçekçi” sahnelerden biri.
Çünkü Andersson şunu söylüyor:
Toplumlar kriz zamanlarında masumları feda eder.
Ekonomik kriz mi var? Birilerini suçla.
Savaş mı var? Birilerini feda et.
Sistem mi çöktü? Bedelini başkaları ödesin.
Ve en acı tarafı şu: Kurban edilen kişi sistemi kuranlar değil, masum bir genç kız.
Bu nedenle sahne yalnızca dini kurban ritüelinin eleştirisi değil; modern toplumun kendi çıkarı için insanları feda etmesinin alegorisi.
Peki din neden sürekli karşımıza çıkıyor?
Çünkü filmde insanlar anlam arıyor.
Ekonomi onlara anlam vermiyor.
İş vermiyor. Aile vermiyor. Aşk vermiyor.
Toplum vermiyor.
Bunun üzerine insan: “Peki bütün bunların bir anlamı olmalı.” diyor.
Ve dinî ritüellere sarılıyor.
Ama filmde din de bozulmuş durumda.
Haç satan adamın sonunda söylediği şey bunun mükemmel örneği:
“Çarmıha gerilmiş bir kaybedenden nasıl para kazanabilirsin?”
Bu cümle çok önemli.
Çünkü İsa'nın çarmıha gerilişinin sembolü bile ticari mala dönüşmüş.
Yani: Kutsal olan bile metalaştırılmış.
Filmin adı neden “İkinci Kattan Şarkılar”?
“İkinci kat” gerçek anlamıyla önemli bir yer olmak zorunda değil.
Sanki insanlar birinci katta, gündelik hayatın içinde sıkışmışlar.
Ama yukarıdan, başka bir yerden, başka bir bakış açısından onların hayatına bakılıyor.
Film aslında bize:
“Aşağıdaki insanların hayatına yukarıdan bak.” diyor gibi.
Ama ironik biçimde “yukarıda” kurtuluş da yok.
Dolayısıyla başlık bir çeşit mesafe yaratıyor.
“Songs” yani “şarkılar” nereden geliyor?
Filmde gerçekten şarkı söylenen çok az yer var. Ama film bir anlamda insanlığın ağıdı.
Özellikle metro/tren sahnesinde insanların bir anda birlikte şarkı söylemeye başlaması çok önemlidir. Gündelik hayatın mekanikliği bir anda kırılıyor.
İnsanlar kısa bir süreliğine: aynı duyguyu paylaşan bir topluluk oluyorlar.
Ama sonra tekrar sıradan hayatlarına dönüyorlar.
Bu yüzden “şarkılar”, filmin içindeki insanların varoluşsal ağıdı gibi düşünülebilir.
César Vallejo meselesi
Filmin anlaşılması için bunu bilmek çok faydalı. Andersson, Perulu şair César Vallejo'nun şiirlerinden yararlanıyor. Film boyunca tekrar tekrar:
“Beloved be the one who sits down.”
anlamındaki ifade karşımıza çıkıyor.
“Oturup dinlenen / oturan kişi kutsanmış olsun.”
gibi çevrilebilir.
Neden sürekli insanlar oturuyor?
Çünkü filmde herkes yorulmuş.
İnsanlar bankta oturuyor.
Yataklarının kenarında oturuyor.
Otobüs durağında oturuyor.
Restoranda oturuyor.
Sanki bütün insanlık:
“Artık devam edecek gücüm yok.”
demiş gibi.
Bu nedenle “oturmak” filmde yalnızca fiziksel bir eylem değil.
Yorgunluğun, yenilginin ve insan olmanın kırılganlığının sembolü.
Filmin o garip sabit kameraları neden var?
Bu da çok önemli.
Andersson neredeyse bütün sahneleri sabit kamerayla, tablo gibi çekiyor. Kamera genellikle karakterleri takip etmiyor. İnsanlar kadraja giriyor, çıkıyor; kamera ise yerinde kalıyor.
Bu nedenle sahneler birer yağlıboya tablo gibi görünüyor.
Ve bunun psikolojik bir sonucu var:
Normal sinemada kamera karakterin peşinden gider. Burada gitmiyor.
Sanki yönetmen: “Sen ne yaparsan yap. Ben seni kurtarmayacağım.” diyor.
Bu da filmin soğuk ve acımasız hissini yaratıyor.
İnsanların kameraya bakması neden rahatsız edici?
Filmde insanlar sık sık boş boş karşıya bakıyor. Sanki bir şey bekliyorlar.
Ama hiçbir şey olmuyor.
Bu insanların tamamı aslında seyirciye de bakıyor.
Sonlara doğru Kalle'nin kameraya bakışı özellikle önemli.
Çünkü o anda film:
“Bunlar sadece onların problemi değil.”
demeye başlıyor.
Sen de bu dünyanın içindesin.
Filmin sonunda ne oluyor?
Burası özellikle kafa karıştırıcı.
Finalde haç satan adam elindeki haçları çöpe atıyor. Uzakta insanlar beliriyor.
Sonra bu insanlar yaklaşmaya başlıyor.
Ve artık filmdeki gerçeklik ile ölüm, hayaletler, geçmiş ve kıyamet birbirine karışıyor.
Burada kesin olarak:
“Şu oldu, sonra şu oldu.”
demek doğru değil.
Andersson özellikle belirsiz bırakıyor.
Ama benim okumam şu:
Filmin sonunda geçmişin bütün kurbanları geri geliyor.
Film boyunca insanlar birbirlerini feda ettiler.
Para için, ekonomi için, sistem için.
İnanç için, kendi rahatlıkları için.
Finalde ise kurban edilenlerin hayaletleri geri dönüyor.
Bu yüzden finali bir tür ahlaki hesaplaşma olarak okuyabiliriz.
Kalle kötü bir adam değil.
Ama iyi bir insan da değil.
Suç işliyor, yalan söylüyor, ailesine zarar veriyor. Fakat Andersson onu bir “kötü adam” olarak sunmuyor. O da sistemin içinde ezilmiş, korkmuş, çaresiz bir insan.
Bu filmde neredeyse hiç “kötü adam” yok.
Ama herkes bir şekilde başkasının hayatını kötüleştiriyor.
Bence filmin asıl dehşeti burada.
Çünkü Andersson şunu soruyor:
“Hepimiz biraz kurban, biraz suçluysak, bu düzeni kim kuruyor?”
Ve filmin cevabı çok rahatsız edici:
Hepimiz.
Bu yüzden İkinci Kattan Şarkılar bence “anlaşılması gereken olayları olan bir film” değil; bir ruh hâlini anlaman gereken bir film. Andersson'ın kendisi de filmi “absürdizm mi, sürrealizm mi?” diye sınıflandırmak yerine “trivialism” dediği, sıradan hayatın küçük parçalarından daha büyük felsefi meseleler çıkaran bir anlayış olarak tanımlamıştı.
☆Hani bazen karmakarışık, belirsiz, birbiri ile alakasız, garip ve ürkütücü bir rüya görürüz ya... İşte ondan...
21 Ağustos Cuma-2026