[nihayet bu güzel kitabı bitirdim, kapattım ve şimdi bende bıraktığı izi doğaçlama biçimde ifade etmek istiyorum. yazım imlâ kusurlarını hoş görünüz, bir başka zaman dönüp düzelteceğim. şimdi doğrudan anlatmak daha değerli geliyor.] sürekli duyduğum şey, çok yorgunum, işler yetişmiyor, dinlenemiyorum,…devamı[nihayet bu güzel kitabı bitirdim, kapattım ve şimdi bende bıraktığı izi doğaçlama biçimde ifade etmek istiyorum. yazım imlâ kusurlarını hoş görünüz, bir başka zaman dönüp düzelteceğim. şimdi doğrudan anlatmak daha değerli geliyor.]
sürekli duyduğum şey, çok yorgunum, işler yetişmiyor, dinlenemiyorum, boş vaktimde ise tersine canım sıkılıyor ne yapacağımı bilemiyorum. tatildeyken bile işe başlayacak olmanın baskısından kurtulamıyorum. beni en çok rahatsız eden şey bütün bu şirketler iş yerleri sürekli aceleyle ve geç kalıyoruz baskıyla çalışanları aşırı strese sokuyor ki.. kabul edilse ya işin talep ettiği zaman çok daha fazla diye. neden insanları mahvediyorlar bu şekilde. işte bu sorunun yanıtını veriyor kitap en başta. sabırsız kapitalizm her şeyden önce bir zaman ekonomisi yaratıyor. insandan hep daha fazlasını istiyor, onu denetlenmesinin en iyi yolu sürekli geç kaldığına inandırmak ve koşturmak. suçlu hissettirmek kendini de denetlemeye zorlamak. bunu içselleştirmesini sorunun kendi zamani yönetememe yetersizliğinden kaynaklandığını düşündürmek. zamanı nesnel olana indirgeyerek bir kaynak sermaye olarak ondan devşirilen kàr sonunda kamusal özel alan ayrımını da silip öznel zamanı ortadan kaldırmaya vardı. öznel zamanı kaybettik performans, hız, tüketim toplumunda. zamanla kendimizle ilişkimiz daha da yabancılaştı ve tüm ilişkilerimizi değiştirdi. sürekli gec kaldım, yetişemiyorum baskısı ile hareket ediyoruz fakat yapıp etmelerimiz ne arzumuzdan ne de hayatın değerinden kaynaklanıyor. tersine itki ve doyumun kısır döngüsünde her şeyi tüketim mantığı ile yaşıyoruz. bunun sonucunda toplumsal melankoli, sahte hedonizm, uyuşmak, dikkat kaybı, uykusuzluk, yaratıcılığın körelmesi, arzunun kaybı.. artık birer gönüllü köleyiz.
peki gecikmek zaten hem kapitalizmin bizzat yarattığı bir şey hem de hayatın kendine içkin bir durumsa onu bertaraf etmek ve stresle yönetmeye çalışmak yerine o aralığı öznel zamanla yeniden buluşmak için bir fırsat olarak göremez miyiz?
yazarın önerisi budur, en azından. bu ihtimal.. öncelikle gecikmenin olumluya tapınılan ve olumsuz inkâr eden toplum içinde yeniden kabul edilmesi gerekir. gecikme aksama durma kayıp olduğu kadar, arzuya mühlet veren, anlamı ve eylemi koşullayan bizzat yaratan boşluktur. aralıktır. bu aralıkta hüzünlenmek gibi bir olumsuzluğa da yer açmak gerekir. niçin hüzün? çünkü zaman gelir ve geçer. baştan kayıptır. ona egemen olamayız, efendisi değilizdir. üstelik nesnel zaman baskısı bizi sürekli zamandan savurmakta bellek yitimine uğratmakta tarih ile olan bağı da yıpratmaktır. tarih niçin önemli? çünkü hayatın anlamı kişinin kendisiyle sınırlı narsist bir benliği ima etmez. tersine kendinden önce ve sonrayı da içine alır. ve geçmiş yaşamları bir bilgi türü olmalarından ziyade öznel zaman içinde kültür aracılığıyla belleğimize yerleştirmek gereklidir ki bu da hüznü doğurur. katliamlar, travmalar, kayıplar, işkenceler ancak çağdaş kültür içinde öznel zamana temas ederek gecikmeli olarak anlaşılır. bu çağın semptomu olan toplumsal melankoli gibi felç edici değildir, veya gençlerin dijital bağımlılıkla zihinlerini bağımlı kıldıkları, yaşamın kenarında durdukları bir oblomovluk biçimi değildir. hüzün zamanla barışmayı, tarihseli onun içinde deneyimlemeyi ve başka türlü olabilmeye imkan tanıyan bir duygudur. hüzünden neşeye sevince geçiş böyle olur. hayata değerini veren arzu yaşama sanatını ancak öznel zaman içinde var edecektir. edebilir çünkü. bu nedenle de zamana sahip olmadan onu bir süre olarak hissetmek için sahip çıkmamız gerekir. gerekirse gecikerek.