Sanırım, Doğu dünyasıyla ilgili bir film yapılırken Ben Kingsley her zaman default olarak ekleniyor. Pedro Pascal'ın son yıllarda neredeyse her filmde rol alması gibi, aynı adamı benzer filmlerde görmek sıkıcı bir deneyim. Filmde dindar veya köktenci insanlar, özellikle laikleri ortadan…devamıSanırım, Doğu dünyasıyla ilgili bir film yapılırken Ben Kingsley her zaman default olarak ekleniyor. Pedro Pascal'ın son yıllarda neredeyse her filmde rol alması gibi, aynı adamı benzer filmlerde görmek sıkıcı bir deneyim.
Filmde dindar veya köktenci insanlar, özellikle laikleri ortadan kaldırmak için şehre ihanet ediyorlar. Çok sıradan bir ikilem. Başrol erkek ve kızın aşk hikayesi çok tahmin edilebilir ve sıkıcıydı. O "Şah", Sneider'ın o Allahın belası Xerxes'i kadar gülünç ve boktandı. Tipik bir Hollywood filmi olarak, Doğu dünyası için kadınsı, acımasız, aptal, psikopat bir despot gösteriyorlar. Ridley Scott'ın Selahaddin'i, bugün bile Batılılar tarafından yazılmış saygın karakterleştirmelerin birkaç örneğinden biri. Ama bu tarz kaliteli karakter muhtemelen bir elin parmaklarını geçmez. Ama sanırım o da ancak bir tesadüftü. Çünkü Scott, özellikle Napolyon'da, son filmlerinde dikkat çekici şekilde güçlü -kaslı anlamında demiyorum- karakter yaratma yeteneğini kaybetti.
Birçok Türk bu filmdeki Selçuklu Türklerinin anlatım tarzını beğenmez. Bir Türk olarak, bu durum beni o kadar rahatsız etmedi, aksine. Çünkü modern zamanlara kadar kentli toplumların göçebe kabileleri ve toplumları küçümsemesi bir kural gibiydi. Dolayısıyla, Selçuklular 11. yüzyılda Orta Doğu'da yeni bir güçtü ve Bağdat'taki Abbasi Halifeliğini kullanarak ve koruyarak tüm Sünni İslam dünyasına hükmettiler. Bu da meşhur Tuğrul Bey'in 1055'da Bağdat seferi ile kesinleşir malûm. Daha evvel de Türk kumandanlar sürekli darbe yapıp Abbasî halifelerinin parmaklarında oynatıyorlardı ama güçlü bir sultan olarak vaziyete tamamen hâkim olan esas Tuğrul bey oldu.
O dönemde Araplar ve Persler kentleşmiş milletlerdi, Türkler ise onların bakış açısına göre acımasız göçebe istilacılardı. Kültürleri Araplarınki kadar gelişmiş değildi, bu yüzden aralarında çatışmalar yaşandı.
Bu farklılıkları ve sınıflandırmaları yapmak için başka milletlere mensup olmaya gerek yok; aynı millet içinde bile, şehirlerde yaşayan daha kültürlü insanlar kırsal kesimdekileri hor görmüştür. Örneğin, Osmanlı tarihinde, Gelibolulu devlet adamı Mustafa Âli'nin Yörükler hakkında böyle bir görüşü vardı. Yörükler, kendisiyle aynı etnik kökene sahip kırsal kesim insanlarıydı, ancak farklı yaşam tarzlarına sahip oldukları için Mustafa Âli'ye göre şehirli/kentli değillerdi, yani medenî değillerdi. Ya da Romalılar örneğinde, onların Germen kabilelerinden hem nefret ettikleri hem de korktukları iyi bilinir.
Bunu Sezar, Tacitus vb.'den görebilirsiniz. Roma'nın çok daha kentlileşmiş bir kültüre sahip olması nedeniyle, Romalıların Alman, Kelt vb. savaşlarda karşılaştıkları tüm kabilelerden üstün olduğuna inanıyorlardı. Kısacası, dünya tarihindeki hemen hemen her kentlileşmiş toplum, göçebe ulusları, kabileleri vb. korkusuz, yalnızca yıkıcı yaratıklar olarak, kendileri üzerine Tanrı veya tanrılar tarafından günahları için cezalandırılmak üzere cehennemden gönderilmiş/salınmış canavarlar olarak görüyordu yahut öyle yansıtmayı tercih ediyordu diyelim.
Bu film, Avrupalı bir adamın Doğululara ders verdiği klasik bir Hollywood filmi. Ben buna Lawrence etkisi diyorum. Bu film, bu tür zihniyete sahip filmlerin prototipi. Filmde Lawrence, yüzlerce yıldır bu topraklarda yaşayan yerli Araplara çölü öğretiyordu. Evet, entelektüeldi ve bu konuları incelemişti, ama bir yabancının aralarında peygamber gibi davranması o kadar abartılıydı ki.. Tereciye tere satmak kabilinden işler.. Tatsız. Bu kibirli anlatım beni her seferinde çıldırtıyor. Sanki, bir gün Japonya'ya gidip birkaç gün kaldıktan ve Japonya ve Japon kültürü hakkında okuduktan sonra, Japonlara onların kültürünü öğretmeye başlıyormuşum gibi. Herhalde bu son derece kaba bir davranış olurdu. Ya da diyelim ki, bu filmdeki gibi, İngiliz bir çocuk Türkiye'ye gelip bana Türk geleneklerini, deyimlerini yerli bir Türk imiş gibi öğretmeye çalışıyor. Sadece gülerdim ama mabadımla.
Özetle, film İbn Sina hariç her şeyi konu alıyor ve oryantalist saçmalıklarla, tarihsel hatalarla dolu.