Spoiler içeriyor
Eveet, bir body horror izleme isteğimin üzerine ChatGPT'ye "Bana The Substance benzeri bir film öner." yazmamla birlikte bu filmi buldum. The Substance ile gerçekten benzer hisler veriyor. Tabii ki konusu ve anlatmak istediği temel fikir oldukça farklı; ancak özellikle finaldeki…devamıEveet, bir body horror izleme isteğimin üzerine ChatGPT'ye "Bana The Substance benzeri bir film öner." yazmamla birlikte bu filmi buldum. The Substance ile gerçekten benzer hisler veriyor. Tabii ki konusu ve anlatmak istediği temel fikir oldukça farklı; ancak özellikle finaldeki kovalamaca ve dövüş sahnelerinde kendimi resmen yeniden The Substance izliyormuş gibi hissettim. Tabii Perfect Blue, The Substance'den yıllar yıllar önce çıktı. Günümüzde birçok psikolojik gerilim ve body horror filminin ilham aldığı yapımlardan biri olduğunu anlamak zor değil.
Filmin en başarılı yanı ise kesinlikle kurgusu. İzlerken sürekli soru işaretlerinin içinde kalıyoruz. Film bizi durmadan "Lan, yoksa...?" döngüsüne sokuyor. Bir sahne görüyoruz, hemen bir ihtimal kuruyoruz; ardından başka bir sahne geliyor ve bütün düşündüklerimiz altüst oluyor. Ancak asıl etkileyici olan nokta şu: Film bittiğinde ve olaylar büyük ölçüde açıklığa kavuştuğunda bile yine "Lan, yoksa?" demekten kendimizi alamıyoruz. Çünkü film yalnızca karakterlerin değil, seyircinin de algısıyla oynuyor. Sürekli "Gerçekten mi?" diye düşünürken bir anda "Kestik!" sesi duyuluyor ve izlediğimiz şeyin film içinde bir film olduğunu fark ediyoruz. Gerçek ile kurgu, hayal ile yaşanan olay arasındaki çizgi o kadar bulanıklaşıyor ki bir noktadan sonra Mima kadar biz de neyin gerçek olduğundan emin olamıyoruz. Bu yönüyle psikolojik gerilim tarafını gerçekten çok başarılı buldum.
Filmi tabii ki doğrudan bir body horror olarak değerlendiremeyiz. Ancak kadın bedeni, kadın kimliği ve toplumun kadın üzerindeki beklentileri üzerinden oldukça güçlü anlatılar sunuyor. Mima kendi isteğiyle idol kariyerini bırakıp oyunculuğa geçiyor fakat bu kararın ardından ne eski "idol" kimliği peşini bırakıyor ne de çevresindeki insanlar onu rahat bırakıyor. Hayranları onu ihanet etmiş gibi görüyor, yapımcılar onu sürekli daha cesur sahnelere itiyor, medya onu yeni imajıyla pazarlıyor. Yani aslında kendi kararlarını vermesine rağmen bedeni ve kimliği üzerindeki kontrol hiçbir zaman tamamen kendisine ait olmuyor.
Bu baskılar zamanla Mima'nın psikolojisini parçalamaya başlıyor. Filmde gördüğümüz "idol Mima" yalnızca bir hayalet ya da sanrı değil; Mima'nın geçmişteki masum imajının ve toplumun ondan beklediği kişiliğin somutlaşmış hâli. Kendi seçimlerini yaptığı hâlde, bu alter ego tarafından sürekli yargılanıyor. Aslında en sert eleştirileri başkalarından değil, artık kendi zihninden duymaya başlıyor. Film, toplumsal baskının zamanla insanın iç sesi hâline gelebileceğini çok etkileyici bir şekilde gösteriyor.
Rumi ise bu hikâyenin en trajik karakterlerinden biri. O yalnızca takıntılı bir menajer değil; Mima'nın eski "kusursuz idol" imajına saplanıp kalmış biri. Mima büyüyüp değişirken Rumi bu değişimi kabul edemiyor ve zihninde yarattığı "gerçek Mima"yı korumaya çalışıyor. Bir bakıma Mima'nın bastırdığı eski kimliği Rumi'nin zihninde yaşamaya devam ediyor. Bu yüzden finalde yaşanan çatışma sadece iki karakter arasında değil, eski kimlik ile yeni kimlik arasında da yaşanıyor. Rumi'nin Mima gibi giyinmesi, onun yerine yaşamaya çalışması ve sonunda gerçekle bağını tamamen koparması; şöhretin, takıntının ve kimlik kaybının insanı ne kadar yıkıcı bir noktaya sürükleyebileceğini gösteriyor. Mima kendi benliğini yeniden kazanmaya çalışırken, Rumi çoktan kendi benliğini tamamen kaybetmiş durumda.
Okuduğunuz için teşekkürler.☀️