Gayet güzel bir inceleme. Kesit atarım bundan epey. “Tipik bir Yunanın gözünde Akdeniz dışındaki dünyada medeniyet kurmak mümkün değildi. Akdeniz'in güneyindeki çöllerde yaşayan insanlar sıcak iklim nedeniyle tembel ve uyuşuk, kuzeydeki insanlar ise soğuk iklim nedeniyle hırçın ve savaşçıydılar. Doğal…devamıGayet güzel bir inceleme. Kesit atarım bundan epey.
“Tipik bir Yunanın gözünde Akdeniz dışındaki dünyada medeniyet kurmak mümkün değildi. Akdeniz'in güneyindeki çöllerde yaşayan insanlar sıcak iklim nedeniyle tembel ve uyuşuk, kuzeydeki insanlar ise soğuk iklim nedeniyle hırçın ve savaşçıydılar. Doğal olarak uygarlık sadece ılıman iklimiyle Akdeniz kıyılarında yeşerebilirdi. Bu nedenle Yunanlar ve Romalılar için medeniyetin Akdeniz'in kıyı şeridiyle sınırlı görüldüğünü söyleyebiliriz. Hatta tipik bir Yunan-Romalının gözünde medeniyetin ancak zeytin ağaçlarının yetişebildiği kıyılar ile sınırlı olduğunu da söyleyebiliriz. Bu sınırın dışındaki dünya, sık ormanlar, yüksek dağlar, çöller, yarı at yarı insan kentaurosların, kanatlı kadın sfenkslerin, satir veya pan denilen keçi ayaklı yaratıkların egemenliğindeki tehlikeli bir dünyaydı. İnsanlar bunları görme korkusuyla karanlık ormanlara girmeye çekinirlerdi ki panik sözcüğü de bu panlar nezdinde yabani doğaya karşı duyulan korkudan gelmektedir.”
“Minos sanatı bizlere gerçekten bir deniz kültürüyle karşı karşıya olduğumuzu da gösteriyor. Mısır sanatında nehir hayvanları (timsah, hipopotam vb.) görüyoruz. Oysa Minos seramiklerinde veya duvar resimlerinde ahtapotlar, yunuslarla karşılaşıyoruz ve işte nihayet bir deniz kültürü diyebileceğimiz motifleri buluyoruz. Bu nedenle, Akdeniz sanatını Girit'le başlatırsak bu tercihimizde yanılmış olmayız.”
“Minos sanatı bize Akdenizlilere özgü bir incelik ve zarafet de sunuyor. Mezopotamya sanatındaki savaş sahnelerine, kalabalık ordulara, zincirlenmiş kölelere, cesetlerin üzerine basarak yürüyen güçlü ve mağrur hükümdar tasvirlerine burada rastlamıyoruz. Minos sanatında daha ziyade balıkçılar, oyunlar, eğlenceler var. Burada Akdeniz'in ılımlı ruhuyla karşılaştığımızı söyleyebiliriz. Sahnelerde olduğu kadar renklerdeki canlılık da bizi hayata neşeyle bağlı insanların elinden çıktığı belli olan bir sanat anlayışıyla karşı karşıya bırakıyor. Simsiyah ve seramiklerin üzerindeki ahtapot kollarıyla aynı motifi yansıtan, kıvrımlı saçları, iri gözleriyle Giritli genç kız tasvirleri bugün de görenleri büyülemeye devam etmektedir.”
“Sanat eserlerini toplumun düşünsel yapısının ve devinim gücünün yansımaları olarak görebiliriz. Bu formlar bize Mısır'ın görkemli ama durağan toplum anlayışı ile Yunanların dinamik toplum yapısı arasındaki farkı çağrıştırmaktadır. Mısır tarihi hanedanlar değişse de iktidar biçiminin değişmediği bir firavunlar geçidiydi. Yunan tarihinde ise tam aksine hızlı bir devinim ve değişim yaşanmıştı. MÖ 9. yüzyıla kadar Yunan kene devletleri de krallar tarafından idare edilmekteydi. Ancak bu dönemde giderek güçlenen tüccar sınıfı Yunan krallarının saltanatını yıkmak için halkı ayaklandırdı. Birçok şehirdeki halk ayaklanmaları sonucu aristokrat sınıfından gelmeyen halk önderleri yönetimi ele geçirdi. Bunlara tiran (tyran) denilmekteydi. Başlangıçta tiran ve tiranlık terimleri günümüzdeki gibi olumsuz bir anlam taşımıyordu; halk tarafından desteklenen liderleri ve rejimleri tanımlıyordu. Ancak zamanla tiranlar yozlaştı, yetkilerini fazlasıyla arttırmak istedi ve öldükten sonra yerlerini oğullarına bırakarak bir nevi hanedanlık kurmaya çalıştılar. Böylece 7. yüzyılda tiranlık artık zorbalıkla eş tutulur oldu (bu yüzden yaşamış en tehlikeli dinozor türüne biliminsanları Tyrannosaurus Rex yani "zorba kral" adını vermişlerdir).”
“Myron'un disk atan heykelini yaptığı döneme bugün Klasik Dönem diyoruz. Klasik dönem Yunan heykelinin başarıları kadar kendine özgü eksiklikleri de vardı. Temel eksikliklerden biri duygu ve ifadelerdi. Yunan sanatkar Mısır kalıplarını kırarak formda çeşitliliği yakalamıştı, firavunlar, krallar yerine sıradan insanı betimlemeye başlamıştı ama yarattığı figürlerde hilen "tanrısal" bir duruş vardı. Hemen hepsi mağrur ve ciddi duran bu figürler ne gülüyor ne ağlıyor, ne acı çekiyor ne de herhangi bir "insani" ifade taşıyordu. Myron'un disk atan adamına bir kez daha bakalım. Atletin yüz ifadesi yaptığı işin zorluğunun tam aksine olağanüstü sakin ve duygudan yoksun. Ne bir zorlanma ne de heyecan belirtisi var, ne kazanma hırsına ne de başarısız olma endişesine sahip. Sanki bir yarışmada değil, daha doğrusu, hiçbir mekanda değilmiş gibi görünüyor. Klasik dönem boyunca Yunan sanatkar hep aynı duygusuz yüz ve beden diline sahip figürler üretmiştir. Klasik dönemdeki bu ilginç durum Helenistik dönemde (MÖ 323-30) terk edildi. Anlaşılan Yunanlar bir kez daha mevcut kalıplardan sıkılmıştı. Helenistik Çağ sanatçısı artık insana ait tüm duyguları figüre katmaktaydı.”
“Peki, bu alef ve bet nedir? Aslında bunlar rastgele seçilmiş iki nesnenin ilk seslerini simgeleştiren şekillerdi. Yukarıda çivi yazısını anlatırken boğa şekline dikkat edelim demiştik. Fenikece 'alef' boğa demekti. Fenikeliler, Mezopotamyalıların aksine V şeklinde çizilen boğa başı ideogramını stilistik hale getirmek veya Mısırlıların yaptığı gibi bu şekli sadece "boğa'' olarak kullanmak yerine çok basit bir yöntem izleyerek onu A sesinin göstergesi kıldılar. Böylece boğa kafası artık görüldüğü her yerde A olarak okunması gereken bir gösterge oldu. Bu tamamen tesadüfi bir seçimdi ya da şöyle söyleyelim, Fenikelilerin dünyasında boğa en ihtişamlı yaratık ve kutsal bir hayvandı. Yukarıda Akdeniz dünyasındaki boğa kültüne değinmiştik. Sonuçta Fenikelilerin A sesi için boğa kafasını gösterge olarak seçmeleri ve onu yazı sistemlerinin ilk harfi olarak başa koymaları gayet doğaldı. Mesela eski Türkler bu türden bir yazı sistemi geliştirselerdi muhtemelen A sesi için kullanacakları gösterge boğaya değil, ata benzerdi. Benzer şekilde, ikinci harf olan bet de aslında ev demekti." B harfinin şekli de bir ev planını yansıtmaktaydı. Üçüncü harf olan ve Yunanların gama adını verdiği boynu eğri gimmel de aslında "deve" (Arapça camel) şeklinden türetilmişti. Bu liste böyle uzayıp gidiyor. Fenikeliler büyük bir dehayla, her şeklin ilk sesini seçip alarak ve çok az gösterge ezberleyerek sayısız sözcüğün yazılabileceği bir sistem inşa etmişti. Böylece binlerce şekil ezberleneceğine sadece on beş yirmi kadar simge öğrenilmesi ve bunların yan yana getirilmesi yeterliydi.”
“Kadınların inanç dünyasından bütünüyle dışlanması bir zamanlar tanrıçalara candan bağlı olan Akdeniz havzasında kabul görmedi. Hıristiyanlık kültüründeki bu erkek egemenliğine bir itiraz olarak Meryem Ana
kültü ön plana çıktı. Elbette bu kutsal kadın imgesi Hıristiyan ahlak normlarıyla uyumluydu; Meryem Ana, hem aile ocağının koruyucusu Hera'nın hem de kutsal bakire Athena'nın belli niteliklerine sahipti. Zaten Meryem Ana'nın "tanrı annesi" (theotokos) olarak kutsandığı Efes, ne tesadüf ki yine bir bakire tanrıça olan Artemis'in kutsal kentiydi. Böylece Aphrodite gibi "şuh" olanlar elense bile, "kutsal bakire" veya "şefkatli ana" imgesiyle de olsa kadınlara Hıristiyan ikonografisinde yeniden yer açılmış oldu. Bu
ikonografide, Meryem ve İsa tasvirlerinin biçimi ile Romalıların çok sevdiği ve tüm Akdeniz'de tapınılan tanrıça İsis'le oğlu Horus tasvirleri arasındaki benzerlik dikkat çekicidir.”
“Muhtemelen Akhilleus ne siyahi ne de sarışındı, o da dönemin diğer Yunanları gibi Akdeniz esmeriydi. Sarışın ve siyahi Akhilleus imajına isyan eden Yunan oyuncu-yazar Joanna Kalafatis, Troy (2004) filminde sarışın Brad Pitt'in canlandırdığı Akhilleus ile siyahi David Gyasi'nin canlandırdığı Akhilleus'u mukayese ederken, neden Akhilleus'un bir türlü "Yunan" hâliyle görünemediğine isyan etmişti. Aslında biz de bu isyanı farklı fakat yine haklı bir tarafa çekip büyütebiliriz: Troya filmleri neden Troya'da (Çanakkale) çekilemiyor?”
“Theseus da böyle bir kahramandı. Zaten Yunan mitolojisinde doğu masallarındaki gibi ne mutlu sonlar ne de öykünecek epik kahramanlar vardır. Yunan mitlerinin kahramanları ideal tipler değil, bizim gibi sıradan zaafları olan karmaşık karakterlerdir. Bazı bilimsel çalışmalarda, mitoloji denilince akla her zaman ve ilk olarak Yunan mitolojisinin geliyor oluşuna itirazlar duyarız. Bu itirazlarda bulunan uzmanlar haklı olarak başka halkların da mitleri olduğunu hatırlatırlar. Gerçekten de hemen her toplumda dünyanın yaradılışı, insanın varoluşu gibi heyecan verici mitsel motifler vardır. Ancak dünyada, Yunan mitlerindeki tuhaf, karmaşık karakterleri ve gelgitli psikolojik atmosferi yansıtan çok az mit vardır. Germen veya Hint mitolojisinin kahramanları insanüstü yeteneklere, sıradan insanları hayret içinde bırakan epik özelliklere sahiptir. Oysa Yunan karakterleri sürekli hata yapan, yaptığına pişman olan, yanlışları düzeltmeye çalışan ama bunu da çoğunlukla başaramayan "sıradan insan" niteliğindedir. Tanrılardan aldıkları bir görünmezlik pelerini veya uçan bir at asla onların kişiliklerindeki çelişkilerden doğan zaaflara çare olmaz. Yunan mitolojisinin bu kadar sevilmesine neden olan şey de, bazı uzmanların iddia ettiği gibi Avrupa kültürünün Yunanları "kayırması" değil, Yunan mitlerinin gerçek insanı yani bizi bize olduğu gibi anlatıyor olmasıdır.”