Daha evvel okuduğum iki kitabı epey sağlamdi. Bu da muhtemelen kötü olmaz. Zafer Toprak’ın Cumhuriyet ve Antropoloji kitabı kadar yavan değildir umarım. Salt Cumhuriyet değil Osmanlı'dan itibaren arkeolojiye değinerek başlıyor ki gayet enfes bir çalışma. Osmanlılarda klâsik devirde olmasını beklemiyorum…devamıDaha evvel okuduğum iki kitabı epey sağlamdi. Bu da muhtemelen kötü olmaz. Zafer Toprak’ın Cumhuriyet ve Antropoloji kitabı kadar yavan değildir umarım.
Salt Cumhuriyet değil Osmanlı'dan itibaren arkeolojiye değinerek başlıyor ki gayet enfes bir çalışma. Osmanlılarda klâsik devirde olmasını beklemiyorum ama hiç değilse 19. yüzyılda olsun bir antik eser bilinci olmamasına esef etmemek mümkün değil. Zeus Altarının ‘müsaadei şahane’ ile Almanlara verilmesi gibi insanın canını sıkan epey bir olay var.
“Öte yandan bu felaket, Fransızların
Mısır'dan eser toplamalarına engel ol-
maya yetmedi. Üstelik Mısır'ın mutlak
hakimi olan Kavalalı Mehmet Ali Paşa
(1769-1849) ile kurdukları dostluk sayesinde arkeolojik nesneleri gizli saklı taşımalarına da gerek kalmamıştı. 1830'da Kavalalı, bir dostluk nişanesi olarak 11. Ramses'e ait (MÖ 1 301-1234) Luksor Dikilitaşını Fransızlara hediye etmişti.
Yapıt öylesine büyüktü ki taşınması için
dikilitaşa özel bir gemi bile inşa edilmiş-
ti: Luksor Dikilitaşı, bugün Concorde Meydanı' odadır. Fransızlara yapılan bu jest üzerine Britanyalılar biraz kırılmış olacaklar ki Mısır Hidivi İsmail Paşa, 1877'de Kleopatra'nın İğnesi olarak bilinen III. Thutmoses' (MÖ 1479-1425) devrine ait bir dikilitaşı da gönüllerini almak için İngilizlere hediye etti. Bir zamanlar Nil kıyılarında tekneleri selamlayan dikiliraş, şu an benzer bir şekilde Thames Nehri'nin yanına yerleştirilmiş durumdadır. Amerikalıları da boynu bükük bırakmak olmazdı. İsmail Paşa kolları sıvadı ve 1880'de aynı firavunun aynı isimle bilinen diğer dikilitaşını Amerikalılara hediye etti. Amerikalılar ise bu 200 tonluk güzide armağanı, yaklaşık 100.000 Dolar masraf yaparak Central Park' a taşıdılar. Öte yandan Mısır'da Kavalı ve haleflerinin yol açtığı talandan Osmanlılar ne ölçüde mesul tutulabilir, ayrı bir tartışma konusu. Zira Hıdivler Osmanlı'ya sadece sözde bağımlıydılar. Bu sebeple mesuliyetin bütünüyle Bab-ı Ali'de olduğunu söylemek pek doğru olmaz.”
"O dönemlerde henüz birbirleriyle karıştırılan Hatti/Hitiderin, Turani bir
halk olduğu iddiası da pek çok Batılı araştırmacı tarafından savunulmaktaydı.
Örneğin Claude R. Conder,ın (1848-1910) 1 898,
de yayınlanan 7he Hittite
and Their languages adlı eserini baz alalım. Conder burada Hitit hiyeroglifle-
rinin Orta Asya kökenli olduklarını, Hititlerin de Moğol ırkından olduklarını
iddia etmişti.· Türk tarihçileri bu kitabı biraz geç keşfettiklerinden Conder'ın
tahminleri Tarih Tezi'nin oluşumunda hala temel kaynaklardan biri olarak
kullanılmaktaydı. Halbuki Conder'ın ölümünden (191 O) hemen sonraki yıl-
larda Hititçenin Hint-Avrupa dili olduğu kesinleşmiş gibiydi. Bahsi geçen
Hiyerogliflerin de yine Hint-Avrupalı olan Luvilere ait olduğu saptanmıştı.
Konuyu aydınlatmak için kısaca bilgi verelim. Hititler keşfedildiklerin-
de bu isim onlara yanlışlıkla verildi. Doğru isimlendirmenin K' neşa (ya da
Nesi) olduğu çok sonradan anlaşıldığında da iş işten geçmiş ve Hitit adı dü-
zeltilemeyecek bir yanlış olarak literatüre yerleşmişti. Aslında Anadolu, nun
bilinen en eski halkı Hattilerdi ve Hattiler tarihe karıştıktan sonra da uzun
yüzyıllar boyunca bu ülke Hatti ülkesi olarak anılmaya devam etınişti. Ger-
çek adları K'neşalar (Nesiler) olan Hititlere bu isim bir zamanlar Hattilere
ait olan topraklara, Hatti ülkesine yerleştikleri için komşularınca verilmişti.
Tıpkı Selçuklulara ve Osmanlılara Rumiler, Rumlular denilmesi gibi ... İki
halk tamamen farklı diller konuşuyordu. Bugün Hititçenin Hint-Avrupa dili
olduğunu (hatta bilinen en eski Hint-Avrupa dili olduğunu) biliyoruz. Za-
ten Hititçe Ortaçağ Almancasının yardımıyla çözülmüştür. Türk tarihçilerin
akrabalık bağı kurduğu halk aslında Hattilerdi ama o dönemde henüz Hatti/
Hitit ayrımı yeni yeni fark edilmekteydi. Bu nedenle Türk tarihçilerin tercih
ettiği Eti terimi iki halk içinde keyfince kullanılabilmekteydi. Bu da bizim
gibi dönem araştırmacılarının işini zorlaştıran bir durum. Yine benzer bir
gizem o dönemlerde Vanikler denilen Urartu dili için de geçerliydi. Türkçe
gibi eklemeli bir dil olduğu görülmekteydi. Sonraki araştırmalar bu dilde de
kelimenin sonuna değil önüne (prefıx) ek alarak kelime türetildiğini göstere-
cekti. Ama 1 920'ler ve 30'larda konu henüz bu denli ayrıntılı bilinmiyordu
ve bu diller Altay dil ailesinin parçası olarak görenler o zamanlarda bilim dün-
yasından hayli yaygın bir kesimi temsil ediyorlardı. Bu açıdan Sümerlerin,
Hattilerin veya Urartuların Türk/Turani olduklarını ileri sürmek devir için
gayet normaldi ve evrensel bir tavırdı diyebiliriz."