200 sayfa, kısa, tatlı, akıcı. Popüler. Çok okundu. Puanı yüksek. Ama bu, onun edebî açıdan sağlam olduğu anlamına gelmez. Baştan söyleyeyim: Kitabın derdi mühim. Aile içi sırlar, toplumsal baskı, kadının sessizliği, ergenlik buhranı. Bunlar ciddi konular. Yazar da bunları ciddiye…devamı200 sayfa, kısa, tatlı, akıcı. Popüler. Çok okundu. Puanı yüksek. Ama bu, onun edebî açıdan sağlam olduğu anlamına gelmez.
Baştan söyleyeyim: Kitabın derdi mühim. Aile içi sırlar, toplumsal baskı, kadının sessizliği, ergenlik buhranı. Bunlar ciddi konular. Yazar da bunları ciddiye alıyor. Samimiyeti inkâr edilemez. Okuyucuya “yalnız değilsin” demesi takdire şayan.
Ancak bu samimiyet, derinlik getirmiyor. Tam tersine, konuyu fazla yumuşatıyor. Çünkü kitap, okuru sarsmak değil, rahatlatmak istiyor. Oysa bu meseleler rahatlatılacak kadar basit değil.
Gelelim en büyük soruna: Karakterler. Hepsi tanıdık. Hepsi tek boyutlu. Baskıcı baba, fedakar anne, isyankar kız, anlayışlı arkadaş. Bu kalıplar, son yirmi yılda o kadar çok kullanıldı ki, artık hiçbir şey hissettirmiyor. Karakterler, hikayenin akışına göre davranıyor, kendi iç çelişkileri yok. Bir insan aynı anda hem korkak hem cesurdur, hem sever hem nefret eder. Bu kitapta öyle bir çelişki yok. Herkes neyse odur. Bu da onları gerçek değil, karton gibi gösteriyor.
Kurgu da aynı sorunu taşıyor. Çatışmalar kuruluyor, geriliyor, ama sonra bir konuşma sahnesiyle çözülüveriyor. Aile içi travmalar, birkaç diyalogda iyileşiyor. Oysa hayatta öyle olmaz. O yaralar yıllar sürer, bazen hiç geçmez. Yazar bunu bilerek yapıyor, çünkü amacı okura umut vermek. Ama bu tercih, gerçekçiliği öldürüyor. Roman, hayatın kendisi değilse de, en azından onun ağırlığını taşımalı. Bu kitap, o ağırlığı taşımıyor.
Dil meselesine gelince. Yazarın dili sade, evet. Ama bu sadelik, bazen kısırlığa dönüşüyor. Cümleler çok düz, çok doğrudan. Hiçbir ima, hiçbir alt metin yok. Her duygu açık açık yazılmış. Oysa edebiyat, söylenmeyenin gücüyle var olur. Bu kitap, oyunu kuralına göre oynamıyor; her şeyi tepsiyle sunuyor. Okuyucunun zihnine, hayal gücüne hiç alan bırakmıyor.
Toplumsal mesajlarına itirazım yok. Kadın sesi, mahalle baskısı, bireysel özgürlük bunlar doğru ve güncel meseleler. Ama işleniş biçimi yine yüzeysel. “Konuş, anlat, kurtul” formülü, ne yazık ki her derde deva değil. Bu ülkede konuşan da susturuluyor, anlatan da linç ediliyor. Kitap, bu karmaşık yapıyı görmemezlikten geliyor. Her şeyi tatlı bir çözüme bağlıyor. Bu, iyi niyetli ama naif bir yaklaşım.
Peki kitabın hiç iyi yanı yok mu? Var, elbette. Dili akıcı, bir çırpıda bitiyor. Genç okur için kapı aralıyor. Onları okumaya, düşünmeye, sorgulamaya teşvik ediyor. Özellikle ergenlik dönemindeki kız çocukları için iyi bir başlangıç olabilir. Duygusal tatmin sağlıyor, yalnız hissettirmiyor. Bu kıymetsiz değil.
Ama işte burada durup sormak lazım: Bir kitap, sadece “iyi hissettirdiği” için mi iyidir? Bence değil. İyi edebiyat, bazen canınızı yakar, uykunuzu kaçırır, dünyanıza sallar. Bu kitap ise, tokadını indirip geçen değil, okşayıp uyutan türden. O yüzden ben ona “iyi roman” değil, “iyi niyetli roman” diyorum.
Söyleme Bilmesinler, kendi türünde başarılıdır. Amacına ulaşır, okurun kalbine dokunur. Ancak edebi derinlik, karakter çok katmanlılığı, kurgusal özgünlük ve toplumsal gerçekçilik kriterlerinde zayıftır. Beğenmekte serbestsiniz, eleştirmekte de. Ama bu kitabı bir başyapıt ilan etmek, haksızlık olur. Vasatın biraz üstünde, ama zirveden çok uzakta. İşte bu, tespitimdir Efendim...