The Prestige bence Christopher Nolan’ın en sessiz ama en güçlü filmlerinden biri. İlk bakışta sadece iki sihirbazın rekabetini anlatıyormuş gibi görünüyor ama aslında film ilerledikçe bunun çok daha karanlık ve psikolojik bir hikâye olduğunu hissediyorsun. Nolan burada büyük patlamalarla, uzay…devamıThe Prestige bence Christopher Nolan’ın en sessiz ama en güçlü filmlerinden biri. İlk bakışta sadece iki sihirbazın rekabetini anlatıyormuş gibi görünüyor ama aslında film ilerledikçe bunun çok daha karanlık ve psikolojik bir hikâye olduğunu hissediyorsun. Nolan burada büyük patlamalarla, uzay sahneleriyle ya da dev aksiyon sekanslarıyla değil; insan psikolojisiyle seyirciyi vuruyor.
Filmin atmosferi inanılmaz güçlü. O eski Londra havası, dar sahneler, tiyatro ışıkları, sisli sokaklar… Her şey çok kasvetli ama aynı zamanda büyüleyici hissettiriyor. Film gerçekten bir sihir gösterisinin içindeymişsin gibi ilerliyor.Bize sürekli bir şeyler gösteriyor ama aynı anda başka şeyleri saklıyor. En güzel tarafı da bu zaten: Film bizi kandırdığını açık açık söylüyor ama biz yine de kandırılıyoruz.
Oyunculuk tarafında herkes aşırı iyi ama özellikle Christian Bale ve Hugh Jackman’ın enerjisi filmi taşıyor. İkisi de birbirine tamamen zıt karakterleri oynuyor ama aralarındaki gerilim o kadar gerçek hissettiriyor ki bazen film bir psikolojik savaş filmine dönüşüyor. Michael Caine ise filmde adeta denge unsuru gibi. Onun olduğu sahnelerde film biraz nefes alıyor. David Bowie’nin kısa ama çok etkili bir rolü var; sahneleri garip derecede gizemli bir hava katıyor.
Filmde en sevdiğim şeylerden biri şu: Zaman geçtikçe hikâyenin tonu değişiyor. Başta daha zeka oyunu gibi başlayan olaylar, sonra takıntı ve fedakârlık üzerine çok daha ağır bir hâle geliyor. Bir noktadan sonra karakterlerin başarı için ne kadar ileri gidebileceğini izlemek gerçekten ürkütücü olmaya başlıyor. Çünkü film kimseyi tamamen iyi ya da kötü göstermiyor. Herkesin haklı olduğu noktalar da var, korkunç olduğu noktalar da.
Nolan’ın anlatım tarzı burada aşırı kontrollü. Film bizi asla aptal yerine koymuyor ama her şeyi de hemen açıklamıyor. Bazı sahneler ilk izleyişte normal geliyor, sonra film bitince bir dakika diyorsun. Hatta ikinci izleyişte tamamen başka bir film gibi hissettirmesinin sebebi bu. Çünkü ilk sefer hikâyeyi takip ediyorsun, ikinci sefer ipuçlarını avlamaya başlıyorsun.
Müzikler de filmin görünmeyen kahramanı gibi. Çok bağıran, dikkat çekmeye çalışan soundtrackler değil ama sahnelerin içine sinsice yerleşiyor. Özellikle gizem hissini sürekli diri tutuyor. Görüntü yönetimi de aynı şekilde çok karanlık ve soğuk tonlarda; bu da filmin obsesif atmosferine çok uyuyor.
Bence The Prestige’i özel yapan şey, finalindeki sürprizden çok finale kadar kurduğu his. Film sana sürekli şu soruyu düşündürüyor: Bir insan gerçekten büyük olmak için kendinden ne kadar vazgeçebilir? Ve cevaplar pek iç açıcı değil. Bu yüzden film sadece zekice değil, aynı zamanda biraz trajik hissettiriyor.
Birçok Nolan filmi izlendikten birkaç gün sonra yavaş yavaş unutulabiliyor ama bu film insanın zihninde kalıyor. Özellikle bazı sahneler ve bazı diyaloglar durup dururken akla geliyor. Çünkü film sadece hikâye anlatmıyor; seyircinin algısıyla oynuyor. Ve bunu yaparken çok gösterişe kaçmadan, sakin sakin yapıyor. O yüzden de yıllar geçtikçe değeri daha da artan filmlerden biri konumunda kalmaya devam ediyor.