Satoshi Kon Ustanın vedasını, eserlerinde kendini bulan benimseyen kimseler için takdim ediyorum. Sayonara (Elveda) Bu yılın 18 Mayısını nasıl unutabilirim? Musashino Kızılhaç Hastanesi’ndeki bir kardiyoloji doktorundan şu açıklamayı aldım: “Pankreas kanserinin ileri evresi. Birkaç kemiğe metastaz yapmış. En fazla yarım…devamıSatoshi Kon Ustanın vedasını, eserlerinde kendini bulan benimseyen kimseler için takdim ediyorum.
Sayonara (Elveda)
Bu yılın 18 Mayısını nasıl unutabilirim?
Musashino Kızılhaç Hastanesi’ndeki bir kardiyoloji doktorundan şu açıklamayı aldım:
“Pankreas kanserinin ileri evresi. Birkaç kemiğe metastaz yapmış. En fazla yarım yıl ömrünüz kaldı.”
Eşimle birlikte dinledik. O kadar beklenmedik ve kabul edilmesi imkânsız bir kaderdi ki, ikimiz de bunu neredeyse kaldıramadık.
Eskiden dürüstçe “Her gün ölebilirim, yapacak bir şey yok” diye düşünürdüm. Yine de bu kadar ani olması…
Elbette bazı işaretler vardı. Bundan 2–3 ay önce sırtımın birkaç yerinde ve bacak eklemlerimde şiddetli ağrılar başlamıştı; sağ bacağımda güç kaybı olmuş, yürümekte zorlanıyordum ve akupunkturcuya, kayropraktöre gidiyordum ama hiçbir iyileşme olmuyordu. Sonra MRI, PET-CT ve benzeri ileri tetkiklerden geçtikten sonra, birdenbire kalan zamanımın bildirimi geldi.
Sanki ölüm farkında olmadan tam arkamda yerini almıştı ve yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
Bu açıklamadan sonra, eşimle birlikte hayatımı uzatmanın yollarını araştırdık. Kelimenin tam anlamıyla yaşamla ölüm arasındaki bir durumdu. Sadık dostlarımızdan ve güçlü destekçilerimizden yardım aldık. Anti-kanser ilaçlarını reddettim ve dünyaya alışılmış olandan biraz farklı bir açıdan bakarak yaşamaya çalıştım. “Beklenen (normal)” olanı reddetmem, bana çok “kendim gibi” geldi.
Çoğunluğa ait hissettiğim pek olmamıştır. Bu tıpta da böyleydi, hayatın diğer alanlarında da. “Neden kendi ilkelerime göre yaşamayı denemeyeyim ki!” Ancak bir eser (film) yaratmaya çalışırken olduğu gibi, tek başına irade yetmedi. Hastalık gün geçtikçe ilerlemeye devam etti.
Öte yandan, toplumun bir üyesi olarak, genel olarak toplumun doğru kabul ettiği şeylerin en azından yarısını ben de kabul ediyorum. Vergi ödüyorum. Örnek bir vatandaş olmaktan uzak olsam da, Japon toplumunun tam bir üyesiyim. Bu yüzden, kendi bakış açıma göre hayatımı uzatmak için yapmam gerekenlerin yanı sıra, “düzgün bir şekilde ölüme hazır olmak” için gerekli şeyleri de yapmaya çalıştım. Düzgün yapabildiğimi sanmıyorum gerçi. Ama yaptıklarımdan biri, güvendiğim iki arkadaşımın iş birliğiyle, sahip olduğum az sayıdaki telif hakkı gibi şeyleri düzenleyecek bir şirket kurmaktı. Bir diğer yaptığım şey ise, sahip olduğum mütevazı varlıkların sorunsuz şekilde eşime geçmesi için bir vasiyet yazmaktı. Elbette, mirasım için herhangi bir kavga çıkacağını düşünmüyordum ama bu dünyada geride kalacak olan eşimin hiçbir şey için endişelenmesini istemedim — ve ayrıca, oraya kısa bir sıçrayış yapmadan önce, yani ayrılmadan önce, kendi içimdeki kaygıyı da ortadan kaldırmak istedim.
Ne eşimin ne de benim becerikli olduğumuz bu işler için gerekli araştırma ve evrak işleri, harika arkadaşlarımız tarafından hızla halledildi. Daha sonra zatürreye yakalanıp ölümün eşiğine geldiğimde, vasiyetnameye son imzamı attığım sırada, o anda ölsem bile yapacak bir şey olmadığını düşündüm.
“Ah… sonunda ölebilirim.”
Sonuçta, bundan iki gün önce ambulansla Musashino Kızılhaç Hastanesi’ne götürülmüştüm; ertesi gün yine aynı hastaneye ambulansla geri getirilmiştim. Benim bile hastaneye yatırılmam ve birçok tetkikten geçmem gerekti. Bu tetkiklerin sonucu: zatürre, göğsümde sıvı; ve doktorla doğrudan konuştuğumda aldığım yanıt oldukça resmi ve iş odaklıydı — bir bakıma buna minnettardım.
“Bir ya da iki gün dayanabilirsiniz… bunu atlatsanız bile muhtemelen ay sonuna kadar yaşarsınız.”
Bunu dinlerken, “Sanki hava durumu bildiriyor” diye düşündüm, fakat durum yine de çok ciddiydi.
O gün 7 Temmuz’du. Gerçekten de oldukça acımasız bir Tanabata olmuştu.
Ve ben o anda karar verdim.
Evde ölmek istiyordum.
Etrafımdakilere zorluk çıkarabilirdim, ama yine de kaçıp eve dönebilmem için bir yol bulmalarını istedim. Bunu, eşimin çabaları sayesinde, artık benden umudu kesmiş olmalarına rağmen hastanenin gösterdiği iş birliğiyle, diğer tıbbi kuruluşların büyük yardımıyla ve o kadar çok olan tesadüflerin –adeta gökten gelen birer hediye gibiydiler– birleşmesiyle başardım. Gerçek hayatta bu kadar çok tesadüfün bu kadar düzgün bir şekilde bir araya geldiğini hiç görmemiştim; neredeyse inanamadım. Sonuçta burası Tokyo Godfathers filmi değildi.
Eşim benim kaçışım için gerekli hazırlıkları yapmak için oradan oraya koştururken, ben doktorlara “Yarım günlüğüne bile eve dönebilirsem hâlâ yapabileceğim şeyler var!” diye yalvarıyordum ve sonra ölümün gelmesini bekleyerek o kasvetli hastane odasında tek başıma oturuyordum. Yalnızdım, ama aklımdan şu geçiyordu:
“Belki de ölmek o kadar kötü olmayabilir.”
Bunun için bir nedenim yoktu, belki de böyle düşünmeye ihtiyacım vardı, ama şaşırtıcı derecede sakindim ve huzurluydum.
Yine de içimi kemiren tek bir düşünce vardı:
“Burada ölmek istemiyorum…”
Bunu düşündüğüm sırada, duvardaki takvimden bir şey hareket edip odaya doğru yayılmaya başladı.
“Aman Tanrım, takvimden dışarı doğru bir çizgi yürüyor. Halüsinasyonlarım hiç de özgün değil.”
Böyle bir anda bile mesleki içgüdülerimin çalışıyor olmasına kendimce gülmeden edemedim, ama her hâlükârda o noktada ölüm diyarına en çok yaklaştığım andaydım. Ölümü gerçekten çok yakınımda hissettim. Ama birçok kişinin yardımıyla, Musashino Kızılhaç’tan mucizevi bir şekilde kaçıp eve döndüm; ölüm diyarının sessizliği ve çarşaflara sarılı bir halde.
Şunu özellikle belirtmeliyim ki Musashino Kızılhaç Hastanesi’ne ne bir eleştirim ne de bir nefretim var, yanlış anlamayın.
Sadece kendi evime gitmek istiyordum. Yaşadığım eve.
Evinin salonuna taşınırken, bonus olarak, herkesin aşina olduğu o “ölüm döşeği deneyimini” —yani yukarıdan kendi bedenine bakma hâlini— yaşamam biraz şaşırtıcı oldu. Kendime ve çevremde olup bitene, yerden birkaç metre yukarıdaki bir noktadan, geniş açılı bir lens ve flaş ışığıyla bakıyor gibiydim. Odanın ortasındaki yatağın oluşturduğu kare çok büyük ve belirgindi ve çarşaflara sarılı bedenim o karenin ortasına indiriliyordu. Pek de nazikçe indirildiği söylenemezdi ama şikâyet etmiyorum.
Artık yapmam gereken tek şey kendi evimde ölümü beklemekti.
Ama…
Görünüşe göre zatürreyi yenmeyi başardım.
Ha?
Bir yanıyla böyle düşündüm:
“Ölememişim! (güler)”
Sonrasında, aklımı ölümden başka hiçbir şeyin meşgul edemediği o günlerde, o an aslında bir kez öldüğümü düşündüm. Zihnimin bir köşesinde “yeniden doğmak” kelimesi birkaç kez dalgalandı.
İnanılmaz bir şekilde, o andan sonra yaşam gücüm yeniden canlandı. Yürekten inanıyorum ki bu, bana yardım eden insanlar sayesinde oldu; başta eşim, destek olan arkadaşlarım, doktorlar ve hemşireler, bakım yöneticileri…
Yaşam gücüm yeniden başladıktan sonra, artık zamanımı boşa harcayamazdım. Kendime fazladan bir hayat verildiğini düşündüm ve bunu dikkatle kullanmam gerektiğini söyledim. Bu nedenle, bu dünyada geride bıraktığım sorumsuzluklardan en az birini olsun ortadan kaldırmak istedim.
Doğrusunu söylemek gerekirse, kanseri sadece en yakınlarıma söylemiştim. Aileme bile söylememiştim. Özellikle işlerle ilgili çeşitli karışıklıklar yüzünden, söylemek istesem bile bazı insanlara bir şey söyleyemiyordum. Kanserimi internette duyurmak ve kalan ömrümü raporlamak istiyordum, ancak Satoshi’nin ölümü planlı bir şekilde duyurulursa —çok küçük de olsa— bazı dalgalar yaratabilirdi. Bu nedenlerle, tanıdığım bazı insanlara karşı oldukça sorumsuzca davrandım. Çok üzgünüm.
Ölmeden önce görmek istediğim, bir kelime olsun selam vermek istediğim o kadar çok insan vardı ki. Ailemi ve akrabalarımı, ilkokul, ortaokul ve lise yıllarından eski arkadaşları ve sınıf arkadaşlarını, üniversitede tanıştığım dostları, manga dünyasında tanışıp karşılıklı ilham alışverişinde bulunduğum insanları, anime dünyasında yan yana masalarda çalıştığım, birlikte içki içtiğim, aynı projeler üzerinde rekabet ettiğim, iyi ve kötü zamanları paylaştığım çalışma arkadaşlarını… Film yönetmeni olmam sayesinde tanıma fırsatı bulduğum sayısız insanı, sadece Japonya’da değil dünyada kendisini hayranım diye tanıtan insanları, internet sayesinde edindiğim arkadaşları…
Görmek istediğim o kadar çok kişi var ki (gerçi görmek istemediğim birkaç kişi de var), ama onları görürsem “Bir daha asla bu kişiyi göremeyeceğim” düşüncesinin beni ele geçirmesinden, böylece ölümü zarafetle karşılayamayacağımdan korkuyordum. İyileşmiş olsam bile yaşam gücüm çok az kalmıştı ve insanlarla görüşmek çok çaba gerektiriyordu. İnsanlar beni ne kadar çok görmek isterse, benim onları görmek o kadar zor oluyordu. Ne büyük ironi. Üstelik kanserin kemiklere yayılması nedeniyle alt bedenim felç olmuştu, yatakta yüzüstüydüm ve insanların bu zayıf, tükenmiş hâlimi görmesini istemiyordum. Tanıdığım çoğu kişinin beni hâlâ hayata dolu dolu bağlı olan Satoshi olarak hatırlamasını istiyordum.