Şiddetin Tarihi üzerine Bazı kitaplar vardır; okurken yalnızca bir hikâyeyi takip etmez, rahatsız edici bir olayın içine bırakılırsınız. Şiddetin Tarihi benim için tam olarak böyle bir romandı. İlk bakışta bir tecavüz ve sonrası hayatına devam etme anlatısı gibi görünse de,…devamıŞiddetin Tarihi üzerine
Bazı kitaplar vardır; okurken yalnızca bir hikâyeyi takip etmez, rahatsız edici bir olayın içine bırakılırsınız. Şiddetin Tarihi benim için tam olarak böyle bir romandı. İlk bakışta bir tecavüz ve sonrası hayatına devam etme anlatısı gibi görünse de, aslında şiddetin çok daha eski bir geçmişi olduğunu gösteriyor: sınıfın, göçün, yoksulluğun, erkekliğin(toplulun erkek yaftası) ve ailelerin taşıdığı görünmez miras(reda'nın göçmen kimliği sonrası üzerinde oluşan o öfkenin dışa vurumu misali).
Romanın merkezinde Noel gecesi Edouard ile Reda'nın karşılaşması var. Birlikte başlayan sıradan bir gece, küçük bir tartışmanın ardından tecavüz ve öldürme girişimine dönüşüyor. Edouard kurtuluyor fakat romanın asıl ağırlığı olaydan sonra başlıyor. Çünkü beden iyileşmeye başlasa bile, travmaları zihinde yaşamaya devam ediyor.
Beni en çok etkileyen şey ise olayın anlatılma biçimiydi. Edouard yaşadıklarını kız kardeşi Clara'nın ağzından dinliyor; fakat Clara'nın anlattığı hikâye, onun yaşadığıyla birebir aynı değil. Her yorum, her eksik ayrıntı, travmayı yeniden şekillendiriyor. Kitap böylece şu soruyu sorduruyor: bir hikâye gerçekten kime aittir? onu yaşayanın mı, yoksa onu anlatanın mı?
Louis'nin en cesur ve ilginç tarafı, Reda'yı yalnızca "kötü adam" olarak bırakmaması(burda nedense faille karşı bir sempati veya hisleri mi vardı sorusunu düşündürdü onca olay ve kötü bir saldırı sonrası hâlâ böyle bir yaklaşım bunu düşündürdü). Onun göçmen geçmişine, yoksulluğuna ve dışlanmışlığına bakıyor. Bu, yine de faili aklamak değil; şiddetin hangi toplumsal koşullarda mümkün hâle geldiğini anlamaya çalışmaktı sanırım. Çünkü bir insanı anlamak, yaptığını haklı çıkarmak değildir(empatinin sonsuzluğu herhalde).
Roman aynı zamanda kurumların yarattığı başka bir şiddeti de gösteriyor(psikolojik). Polis ifadeleri, hastane raporları ve adli muayene… Yaşanmış bir acı, bürokrasinin anlayabileceği bir dile çevriliyor. İnsan korku ve utanç yaşarken, kurumlar onu satırlara ve delillere dönüştürüyor(hislerden, travmaladan ve birey de ki hasardan soyutlayarak bı nevi). Bazen travmanın görünmezleştiği yer tam da burası oluyor.
Edouard'ın sürekli temizlik yapması, saatlere takılması ve bedenini yabancılaşmış gibi hissetmesi, travmanın geçmişte kalmadığını hatırlatıyor. Olay biter; ama beden her zaman bitiremez(travmanın zihne ve sonrasında bedene tezahür etme şekli bı nevi zehir gibi).
Benim için Şiddetin Tarihi yalnızca bir travma romanı değildi; sınıfın, göçün, erkekliğin ve hafızanın iç içe geçtiği güçlü bir toplum anlatısıydı. Okuması biraz sıkan ama yine de ana tema ve aktarımı güzel olan bir kitaptı .