— Gelsin olur mu? Muhalifler diktatörlükten korkuyorlar. — O da nesi? — Yani bir adamın hükmü yürüyecek diye... — Bir adamın hükmü yürümeyecek de, kimin hükmü yürüyecek?.. — Sen bir adam deyince aklına kim geliyor bakalım? — Padişah... — Ha…devamı— Gelsin olur mu? Muhalifler diktatörlükten korkuyorlar.
— O da nesi?
— Yani bir adamın hükmü yürüyecek diye...
— Bir adamın hükmü yürümeyecek de, kimin hükmü yürüyecek?..
— Sen bir adam deyince aklına kim geliyor bakalım?
— Padişah...
— Ha şu mesele...
— Neye güldün?
— Padişah dedin de...
— Sahi neye güldün?
— Beni dinle... Bir Mustafa Suphi meselesi oldu. Bundan da haberin yok mu?
— Hayır. Mebus mu bu herif?...
— Mebus değil. Alim. Hem de namuslu alim... İlmi insana milleti verir. Alimlerin şimdi ki zamanda yüzde doksanbeşi, milletin kendilerine verdiği ilmi, milletlerinin aleyhine kullanıyorlar. Bilgilerini, halk kitlelerinin esaret ve sefalet içinde yaşamaları, maddi ve manevi esaret ve sefaletten kurtulamamaları için sarfediyorlar. Bunu bazısı bilerek, domuzuna, yapıyor, bazısı şüphe dahi etmeden... Mustafa Suphi alimlerin namuslu olan yüzde beşine merbuttu. Büyük lisanları ana dili gibi konuşuyordu. Bolşevik ihtilalinin temelinde alnının teri vardır. Bu da Türk emekçi kitleleri için ebedi, büyük şereflerden birisidir. Rusya'da ihtilal yıkılmaz hale gelince bizim kurtuluş hareketimize de yardıma koştu. Kafkasya'da esir kalmış vatandaşlarımızdan bir Kızıl Alay teşkil etti. Orada topladığı iki milyon altın lira kadar ianeyi ve alayı alarak Yunanla döğüşmeye geldi. Gelmeden evvel Mustafa Kemale d, müsaadesini almıştı. Fakat Kars'a vasıl olunca alayı, diğer birliklere pay edip eritmek maksadıyle kendisinden ayırdılar. Mustafa Suphi, onbeş komünist arkadaşıyle Ankara'ya müteveccihen yola çıktı. Erzurum'da, Kâzım Karabekir Paşa, şehrin serserilerini muayyen bir ücretle kiralayarak Mustafa Suphi ve arkadaşlarına karşı bir nümayiş tertip ettirdi. Sözüm ona bizim millet bolşevikliği istemiyormuş da, Mustafa Suphi'nin vücudüne tahammül edememiş.
— Allah, Allah!
— Ankara bu nümayişten ürkmüş göründü. Onaltı kişi Trabzon üzerinden tekrar Rusya'ya iade edilmek üzere sahile doğru gönderildiler. Bu arada, Trabzon'un meşhur mütegallibelerinden Yahya Kâhya ismindeki haydut, Trabzon Valiliği kendisine verilmek şartiyle elde edildi. Onaltı kişi Trabzon'da bir takaya bindirildi. Gece bastırınca Yahya Kâhya'nın çetesi açık denizde takaya rampa etti. Teknelerin temasından Mustafa Suphi uyanmış ellerinde iki yüzlü kamalarla katillerin içeri atladığını görünce «Arkadaşlar barikat!» diye bağırmış. 16 silâhsız adam, otuza yakın cahil haydutla, çamaşır torbalarından istifade ederek yarım saat kadar boğuşmuşlar...
— Vay anasını!
— Hepsi, namussuzca katledilip denize atıldı.
— Şimdi Trabzon Valisi Kâhya dediğin herif mi?
— Hayır! Her çeşit cinayette, cinayet aletleri imha edilir. Yahya Kâhya, zaferle bitirdiği deniz seferinden koltuklarını kabartarak Trabzon rıhtımına çıkar çıkmaz, sivil giyinmiş polisler tarafından apansız çevrilip ensesinden vuruldu. Leşi, günlerce rıhtım üzerinde kaldı
— Oh olsun!...
— Kaç para eder? Bu memleket, katledilen onaltı arslanı kimbilir kaç asırda yetiştirecek?.. Ogünden beri. Mustafa Kemal Paşa artık yalnız vatanı ve milleti kurtarmak için çalışmıyor.
— Ya ne için çalışıyor?
— Hiç olmazsa yarı yarıya kendisi için, şahsı için çalışıyor. Onaltılar öldürüldükten sonra, biz adım adım diktatörlüğe gidiyoruz. Bunu Mecliste yüzde yüz bilenler, yahut bazı alametlerden sezenler var. Meclis, onaltı vatandaşın kanını dava etmedi. Orada da herkes bir parça kendi menfaatını arıyor. Katledilen onaltı insan, şahsi menfaatlerin, bilhassa, millet kanı, millet canı, millet malı üzerine kurulacak gayrımeşru şahsi menfaatlerin karşısına dikilmiş namağlup onaltı kal'aydı. Bertaraf edilmeleri o zaman herkesin işine geldi galiba! Fakat şimdi ilersinde, fert fert kârlarını tehlikede görenler kımıldıyorlar. Haksızlık, zulüm, Kanunsuzluk her zaman, her yerde, her kime karşı olursa olsun, hep aynı manayı taşır. Düşmanımıza karşı yapıldığı zaman gizlice sevinmek budalalıktır. Bir memlekette bunlar kime karşı yapılırsa yapılsın, bir gün de gelip bize çarpacaktir. Meclis'te Reis korkunç bir söz sarfetti: «Orduyu başsız bırakmazdım. Bırakamam, bırakmayacağım!» Bu söz, kanun ve milli hakimiyet devrinin nihayetine, şahsi ve keyfi idarenin başlangıcına delalettir.
— Ordu başsız mı kalsındı canım?
— Ordu başsız kalamaz. Mustafa Kemal haklı. Ama, hiç bir diktatör, hiç bir müstebit başlangıçta haksız değildir ki... Zaten istibdat, bazı içtimai hadiselerin zaruri neticesi gibi görünmese, meydana çıkıp yerleşebilir mi?
— Şimdi anlıyorum. Ali İhsan Paşa'yı da Ordu Kumandanlığından demek bu maksat için uzaklaştırdılar.
— Hayır! Bu iki işi biribirine karıştırma! Ali İhsan Paşa'ya bizim asker, ancak halk kitlelerinde raslanan şaşmaz aklı selimle kısaca (Aleksan Paşa) demiştir. (Aleksan) gâvur ismi. Paşa bu ismi haketmek için her şeyi yaptı. Seferberlikte Alman ordusunun yükünü hafifletmek için, Alman büyük Erkân-ı Harbiyesinin hiç bir emrini, arzusunu kaçırmadı. Türk çocuklarını, muhakkak ve maksatsız ölümlere sevketti. Millet arasında adının bu kadar yayılması, Alman propagandası sayesindedir. Zaten bu da belli bir şey! Dünyada, hangi cepheye girerse girsin, taliin hazin bir istihzasiyle mutlaka mağlup olan bir kumandanın bu kadar müspet bir nam kazanması şüphelinecek bir hal değil midir?
— Sahi! Bir Ali İhsan Paşa lafı var. Ne yapmış? Meçhul...
- Gördün mü? Zaten bu tip insanlarda müşterek bazı noktalar oluyor. Kendisini büyük görmek... Kendisinden yüksekte bulunanları da, kendisinden aşağıda bulunanları da istihfaf etmek. Bu tabiatta olan bir adamın Almanlara Allah gibi tapmasının nereden geldiğini bir türlü anlayamadım. Paşa, her muvaffakiyete karşı hasetçe, ihtiraslarına mağlûp, şöhret düşkünü bir heriftir. Kendi muvaffakiyetsizliklerini daima başkasına yükletmeğe çalışır. Mütarekeden bir gün evel, Musul cenubunda (Şerkat) da Dicle grubunu kâmilen esir veren hamakatı bu idraksiz kumandan ika etti. Esir düşen sekiz Piyade alayı elimizde kalıp grup (Kebbare) mevziine çekilseymiş, İngilizler bizi orada yenemezlermiş bile... Musul da elimiz de kalırmış...
Orada esir düşen bir zabit arkadaşım anlattı. İngiliz Jenerali: (Yarın zevale kadar Musul'u terkediniz, aksi halde esiri harbimsiniz!) emrini verir vermez, o kibirli ve muhteris Paşa Hazretleri Sencar çölünü geçip Nusaybin'e gitmek için İngiliz Jeneralinden bir resmi tezkere ile muhafız olarak iki zırhlı otomobil istemiş. Halep'te, şahsı için treni mahsus verilmesini, Ingiliz kumandanından yalvarmış. Yolda hakarete maruz kalmamak için de İngiliz muhafızlar rica etmiş. Bize karşı arslan kesilen bu soytarı, görülüyor ki ecnebilere karşı farelerden beter oluyor.
Sf.580-584.
-----
Kemal Tahir'in yorumları ikinci harpte Ali İhsan Sabis'in rolü ile de epey uyuşur. Ama buradaki çok ağır ithamlar ne ölçüde doğru bakmak gerek.