Spoiler içeriyor
Ruhlar Bölgesi, yani Insidious’u ilk izlediğimde filmi oldukça beğenmiştim. Aradan yıllar geçtikten sonra, serinin son filmini izleyince biraz nostalji olsun diye tekrar dönmek istedim. Bu kez aynı etkiyi yaratmadı tabii. Ama filmi yeniden izleyince, 2010’da benim için çalışan bazı şeylerin…devamıRuhlar Bölgesi, yani Insidious’u ilk izlediğimde filmi oldukça beğenmiştim. Aradan yıllar geçtikten sonra, serinin son filmini izleyince biraz nostalji olsun diye tekrar dönmek istedim.
Bu kez aynı etkiyi yaratmadı tabii. Ama filmi yeniden izleyince, 2010’da benim için çalışan bazı şeylerin hâlâ ilginç olduğunu fark ettim.
Özellikle filmin senaryosunun, klasik bir “perili ev” hikâyesinden biraz farklı bir yere gitmesini seviyorum. Başta her şey tanıdık geliyor: yeni bir eve taşınan aile, açıklanamayan olaylar, giderek artan bir huzursuzluk… Ama sonra filmin asıl meselesinin ev olmadığını anlıyoruz. Dalton’ın bilincinin “The Further” adı verilen başka bir boyutta sıkışıp kalması, hikâyeyi bir anda başka bir yere taşıyor. Filmin yaratıcıları James Wan ve Leigh Whannell, astral projeksiyon fikrini yıllar önce düşündüklerini ve sonunda Insidious’un çıkış noktasının da bu olduğunu anlatmışlar.
“The Further” fikrini hâlâ oldukça merak uyandırıcı buluyorum. Gerçek dünya ile başka bir âlem arasında gidip gelme hâli, filmin özellikle ikinci yarısında klasik hayalet hikâyesinden çıkıp daha fantastik ve rüya benzeri bir yere geçmesini sağlıyor.
Hatta yeniden izlerken Elm Sokağı'nda Kabus filmlerini çok daha fazla hatırladım. Özellikle The Further’ın o karanlık, labirentimsi dünyası, karakterlerin rüya ile gerçeklik arasındaki sınırda hareket etmesi ve bazı görsel tercihler bana Freddy Krueger’ın dünyasını düşündürdü. Bu bağlantı sadece benim kişisel çağrışımım da değil; Insidious üzerine yapılan akademik bir inceleme, The Further’ın Elm Sokağı filmlerindeki rüya dünyalarıyla benzerliğine ve bazı görsel göndermelere özellikle dikkat çekiyor.
Bir yandan da filmin bugün bana daha tanıdık gelmesinin sebebi sanırım 2010’dan bu yana bu tür korku filmlerinin çoğalması. O dönemde The Further fikri ve astral projeksiyonun hikâyenin merkezine yerleştirilmesi bana çok daha özgün gelmiş olabilir. Bugün aynı filmi izlediğimde, sonradan gelen pek çok korku filminde bu tür fikirlerin izlerini görmek mümkün.
Filmin özellikle ilk yarısında ise James Wan’ın gerilim kurma biçimini hâlâ seviyorum. Büyük efektlerden ziyade evin içindeki küçük hareketler, karanlıkta görünen bir şey, kadrajın arkasında olup bitenler ve “orada gerçekten bir şey var mı?” hissi üzerinden ilerliyor. Insidious’un 2010’da düşük bütçeli bir korku filmi olarak ortaya çıktığı ve haunted-house türünü astral projeksiyon fikriyle birleştirdiği de filmin bugün hâlâ hatırlanmasının önemli nedenlerinden biri.
Tabii bugün tekrar izlediğimde bazı korku unsurlarının artık eskisi kadar etkili olmadığını da hissettim. Özellikle The Further’a geçildiğinde film, ilk bölümde kurduğu o tekinsiz atmosferden biraz daha fantastik ve gösterişli bir dünyaya kayıyor. Zaten film üzerine yapılan değerlendirmelerde de bu geçiş, Insidious’un en çok tartışılan taraflarından biri olmuş.
Yine de yıllar sonra dönüp baktığımda, 2010’da beni yakalayan şeyin sadece korkmak olmadığını düşünüyorum.
Filmin gerçek dünya ile başka bir dünya arasında kurduğu o geçiş, astral projeksiyon fikri, rüya mantığı ve özellikle The Further’ın kendine has atmosferi hâlâ ilgimi çekiyor.
Bugün ilk izlediğim zamanki kadar etkilenmedim ama nostalji için dönüp izlediğim bir filmin hâlâ üzerine konuşabileceğim bir şeyler bırakması da güzel.
Ve sanırım Insidious benim için tam olarak böyle bir film: Korkusundan çok, kurduğu dünyanın aklımda kaldığı filmlerden biri.