Gabriel Márquez ve Mario Llosa 1967 yılında Lima Ulusal Mühendislik Üniversitesinde José Miguel Oviedo'nun organizasyonunu yaptığı bir söyleşi gerçekleştirir. O dönem Márquez Yüzyıllık Yalnızlık'ı yeni yazmış ve kitap birçok kişi tarafından hayranlıkla karşılanmış; Llosa'nın Yeşil Ev'i ise o yıl ödül…devamıGabriel Márquez ve Mario Llosa 1967 yılında Lima Ulusal Mühendislik Üniversitesinde José Miguel Oviedo'nun organizasyonunu yaptığı bir söyleşi gerçekleştirir. O dönem Márquez Yüzyıllık Yalnızlık'ı yeni yazmış ve kitap birçok kişi tarafından hayranlıkla karşılanmış; Llosa'nın Yeşil Ev'i ise o yıl ödül almış. İki yazarın da coşkuyla karşılandığı bir dönem. Bu kitap ise bu söyleşinin yazıya geçirilmiş hali. Aynı zamanda orada bulunan öğrencilerden alınan görüşler, Llosa'nın Márquez öldükten sonra onun hakkındaki konuşması, fotoğraflar ve röportajlar gibi ekler var.
Son zamanlarda en lezzet alarak okuduğum kitaplardan biri oldu. Gabriel'in zihninde dolaşmak, kitaplarını bir de onun gözünden anlamlandırmak, Llosa'nın sorduğu zekice sorular ve aralarındaki dostluk o kadar beni heyecanlandırdı ki. O dönemde yaşayıp bu söyleşiye şahit olmak isterdim.
Sadece Gabriel Márquez hakkında da değil bu söyleşi. Latin Amerika edebiyatına uzaktan bakıp belki de hiç duymadığınız yazarları duyuyorsunuz. Bir de o kadar çok Borges'i eleştirdiler ki... Biraz üzüldüm. Borges'in ne kadar iyi bir yazar olduğunu söyleseler ve sık sık okuduklarını itiraf etseler bile iki yazar da onu kendi yaşadığı toplumdan ve gerçeklikten kaçmakla suçluyor.
"Açıkçası benim hayranlığımı izah etmekle ilgili bir sorunum yok. Adama hayranım, her gece açar okurum. Hatta Buenos Aires'ten gelirken Toplu Eserleri'ni bavuluma attım, her gün de okuyacağım. İşin garibi, nefret ettiğim de bir yazardır kendisi... Ama gel gör ki meramını anlatırken çaldığı o kemana bayılıyorum.
Borges'le aramda tuhaf bir ilişki var: En çok okuduğum, elimden düşürmediğim yazarlardan biri ama belki de en az sevdiğim... Ben Borges'i, o olağanüstü teknik ustalığı için okuyorum. Çünkü o, insana yazmayı, yani meramını anlatmak için gereken o enstrümanı akort etmeyi öğreten bir usta. Bence Borges tamamen zihinsel gerçeklikleri işliyor, bu düpedüz bir kaçış; oysa Cortázar öyle değil."
Bu kitapla birlikte bir şey dikkatimi çekti. Gabriel Márquez Yüzyıllık Yalnızlık'ı yazarken ilk aklına gelenin bir olay değil bir karakter olduğunu söylüyor. Bunu daha önce Le Guin'den duymuştum. Bütün yazarlar için böyle mi acaba?
"Bir kitap bana bir fikir, bir konu, bir olay, bir toplum veya bir mesaj olarak gelmez, bir insan olarak gelir. Belli bir uzaklıkta, çoğunlukla bir manzara içinde görülen bir insan. Yer oradadır, kişi oradadır. O adamı ben icat etmedim, o kadını ben yaratmadım: Adam veya kadın oradaydılar. Benim işim de oraya gitmek."
-Ursula K. Le Guin, Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar
"Yüzyıllık Yalnızlık'a dair aklıma düşen ilk şey, bir çocuğu buz görmeye götüren yaşlı bir adam imgesiydi."
Heyecanlandığım kitaplar hakkında hislerimin yoğunluğu nedeniyle biraz dağınık yazıyorum. Buraya kadar okuyan varsa yazımın dağınıklığının kusuruna bakmasın.