Durup köşe başında deliksiz dinlesem Sana kullanılmamış bir gök getirsem Haftalar ellerimde ufalanıyor Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem Ben sana mecburum sen yoksun Belki Haziranda mavi benekli çocuksun Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden Belki…devamıDurup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun
Belki Haziranda mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy'de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telâş içindesin
Kötü rüzgâr saçlarını götürüyor
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin..
yalnızlık hızla alçalan bulutlar karanlık bir ağırlık hava ağır toprak ağır yaprak ağır su tozları yağıyor üstümüze özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır eflatuna çalar puslu lacivert bir sis kuşattı ormanı karanlık çöktü denize yalnızlık çakmak taşı gibi sert elmas gibi keskin…devamıyalnızlık
hızla alçalan bulutlar
karanlık bir ağırlık
hava ağır toprak ağır yaprak ağır
su tozları yağıyor üstümüze
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır
eflatuna çalar puslu lacivert
bir sis kuşattı ormanı
karanlık çöktü denize
yalnızlık
çakmak taşı gibi sert
elmas gibi keskin
ne yana dönsen bir yerin kesilir
fena kan kaybedersin
kapını bir çalan olmadı mı hele
elini bir tutan
bilekleri bembeyaz kuğu boynu
parmakları uzun ve ince
sımsıcak bakışları suç ortağı
kaçamak gülüşleri gizlice
yalnızların en büyük sorunu
tek başına özgürlük ne işe yarayacak
bir türlü çözemedileri bu
ölü bir gezegenin
soğuk tenhalığına
benzemesin diye
özgürlük mutlaka paylaşılacak
suç ortağı bir sevgiyle
Zannederim çok kimse, otuzuncu Osmanlı Padişahı İkinci Sultan Mahmud’un annesinin, Napoleon Bonapart’ın ilk eşi İmparatoriçe Joséphine’in kardeş kızı, Martinik Adası Valisi Fransız asılzâdesi Buc de Rivery’nin kızı Aimée de Rivery olduğunu, Fransa’daki öğreniminden sonra Martinik’e dönerken fırtınaya tutulan gemisinden Cezayirli…devamıZannederim çok kimse, otuzuncu Osmanlı Padişahı İkinci Sultan Mahmud’un annesinin, Napoleon Bonapart’ın ilk eşi İmparatoriçe Joséphine’in kardeş kızı, Martinik Adası Valisi Fransız asılzâdesi Buc de Rivery’nin kızı Aimée de Rivery olduğunu, Fransa’daki öğreniminden sonra Martinik’e dönerken fırtınaya tutulan gemisinden Cezayirli korsanlarca kurtarılarak İstanbul’a getirildiğini, Saray’a takdim edildiğini, tahtaki Birinci Sultan Abdülhamid’in eşi Nakşidil Sultan olarak İkinci Sultan Mahmud’un annesi olduğunu bu sergide öğrendiler.Renkler, çizgiler, çehreler, kompozisyon olarak onyedi konu tabloyu, ilham ummanının nasibi kırkiki güne sığdırmış sanatçı; NAKŞİDİL SULTAN’ın şahsında Osmanlı’nın DOĞU’dan BATI’ya geçmişinin kronolojik tarihini de yazmış oluyordu: KALEM’lerin en nâdiri, en hünerlisi fırçasıyla...Bir ebedi gerçeği de ispatlıyordu. ATATÜRK’ün “dünyada güzel ve doğru ne varsa orada kadın vardır” gerçeğini... Aimée de Rivery’nin ayrıcalıklı güzelliği yanında kültür tamlığı, yol arayan Osmanlı’nın, devrini tamamlamış nesnelerden sıyrılıp, bilim ve tekniğin kaynağına dönmesi, aydın bir annenin oğluna emâneti olmuştu... Tarihler, İkinci Sultan Mahmud’un aralarında İSTEMEZÜK direncinin kaynağı Yeniçeri ocağının yıkılması dahil Batı uygarlığına dönüşünün binbir sebebini, çoğunu icat ederek sıralarlar. Ama hiç biri, Aimée de Rivery’i ne tanımış, ne tanıtmış, ne de bu güzel, anlamlı, kültürlü kadına, ülkesine gösterdiği uygarlık yolunun minnetini ödemiştir: Ne satırlarla, ne fırçayla, ne de mermeri şekillendirerek...Hayır... Bu şükrânını, SALTANAT KAYIKLARI sanatçısı sergisinde O’nu üçlü bir tablonun ortasına alıp, bir yanına oğlu İkinci Mahmud’u, öte yanına onun oğlu TANZİMAT padişahı Abdülmecid’i yerleştirerek...Ve de Aimée de Rivery’ye, yâni NAKŞİDİL Sultana, benim şu uzun ömrümde hiç bir kadınımızda göremediğim kendine özgü, düşündüren, zamana hükmedici, kalıcı emeklere ilham olacak şahane terkip içindeki bakışıyla baktırarak milleti adına şükrânını ödemiştir.
O kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler, arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar bırakılmasaydı eğer. Dayanılması o kadar da zor değildir, büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer. Utanılacak bir şey değildir ağlamak, yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer. Yüz kızartıcı…devamıO kadar da önemli değildir bırakıp gitmeler,
arkalarında doldurulması mümkün olmayan boşluklar
bırakılmasaydı eğer.
Dayanılması o kadar da zor değildir,
büyük ayrılıklar bile, en güzel yerde başlatılsaydı eğer.
Utanılacak bir şey değildir ağlamak,
yürekten süzülüp geliyorsa gözyaşı eğer.
Yüz kızartıcı bir suç değildir hırsızlık,
çalınan birinin kalbiyse eğer.
Korkulacak bir yanı yoktur aşkların,
insan bütün derilerden soyunabilseydi eğer.
O kadar da yürek burkmazdı alışılmış bir ses,
hiçbir zaman duyulmasaydı eğer.
Daha çabuk unutulurdu belki su sızdırmayan sarılmalar,
kara sevdayla sarıp sarmalanmasalardı eğer.
Belirsizliğe yelken açardı iri ela gözler zamanla,
öylesine delice bakmasalardı eğer.
Çabuk unutulurdu ıslak bir öpücüğün yakıcı tadı
belki de,
kalp, göğüs kafesine o kadar yüklenmeseydi eğer.
Yerini başka şeyler alabilirdi uzun gece
sohbetlerinin,
son sigara yudum yudum paylaşılmasaydı eğer.
Düşlere bile kar yağmazdı hiçbir zaman,
meydan savaşlarında korkular, aşkı ağır
yaralamasaydı eğer.
Su gibi akıp geçerdi hiç geçmeyecekmiş gibi duran zaman,
beklemeye değecek olan gelecekse sonunda eğer.
Rengi bile solardı düşlerdeki saçların zamanla,
tanımsız kokuları yastıklara yapışıp kalmasaydı eğer.
O büyük, o görkemli son, ölüm bile anlamını yitirirdi,
yaşanılası her şey yaşanmış olsaydı eğer.
O kadar da çekilmez olmazdı yalnızlıklar,
son umut ışığı da sönmemiş olsaydı eğer.
Bu kadar da ısıtmazdı belki de bahar güneşleri,
her kaybedişin ardından hayat yeniden başlamasaydı eğer.
Kahvaltıdan da önce sigaraya sarılmak şart olmazdı belki de,
dev bir özlem dalgası meydan okumasaydı eğer.
Anılarda kalırdı belki de zamanla ince bel,
namussuz çay bile ince belli bardaktan verilmeseydi eğer.
Uykusuzluklar yıkıp geçmezdi, kısacık kestirmelerin ardından,
dokunulası ipekten bir o kadar uzakta olmasaydı eğer.
Issız bir yuva bile cennete dönüşebilirdi belki de,
sıcak bir gülüşle ısıtılsaydı eğer.
Yoksul düşmezdi yıllanmış şarap tadındaki şiirler böylesine,
kulağına okunacak biri olsaydı eğer.
İnanmak mümkün olmazdı her aşkın bağrında bir
ayrılık gizlendiğine
belki de, kartvizitinde "onca ayrılığın birinci
dereceden failidir"
denmeseydi eğer.
Gerçekten boynunu bükmezdi papatyalar,
ihanetinden onlar da payını almasaydı eğer.
Issızlığa teslim olmazdı sahiller,
kendi belirsiz sahillerinde amaçsız gezintilerle
avunmaya kalkmamış olsaydın eğer.
Sen gittikten sonra yalnız kalacağım.
Yalnız kalmaktan korkmuyorum da, ya canım ellerini
tutmak isterse...
Evet Sevgili,
Kim özlerdi avuç içlerinin ter kokusunu, kim
uzanmak isterdi ince parmaklarına,
mazilerinde görkemli bir yaşanmışlığa tanıklık
etmiş olmasalardı eğer!!
Ayrılık diye bir şey yok. Bu bizim yalanımız. Sevmek var aslında, özlemek var, beklemek var. Şimdi neredesin? Ne yapıyorsun? Güneş çoktan doğdu. Uyanmış olmalısın. Saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi? Öyleyse ayrılmadık. Sadece özlemliyiz ve bekliyoruz. Zamanı hatırlatan her şeyden…devamıAyrılık diye bir şey yok.
Bu bizim yalanımız.
Sevmek var aslında, özlemek var, beklemek var.
Şimdi neredesin? Ne yapıyorsun?
Güneş çoktan doğdu.
Uyanmış olmalısın.
Saçlarını tararken beni hatırladın, değil mi?
Öyleyse ayrılmadık.
Sadece özlemliyiz ve bekliyoruz.
Zamanı hatırlatan her şeyden nefret ediyorum.
Önce beklemekten.
Ömür boyunca ya bekliyor ya bekletiyor insan.
İkisi de kötü, ikisi de hazin tarafı yaşantımızın.
Bir çocuğun önce doğmasını bekliyorlar,
Sonra yürümesini, konuşmasını, büyümesini...
Zaman ilerliyor, bu defa para kazanmasını,
Kanunlara saygı göstermesini,
İnsanları sevmesini, aldanmasını, aldatmasını bekliyorlar.
Ve sonra ölümü bekleniyor insanoğlunun.
Ya o? Ya o?
İnsanlardan dostluk bekliyor, sevgilisinden sadakat,
Çocuklarından saygı ve bir parça huzur bekliyor,
Saadet bekliyor yaşamaktan.
Zaman ilerliyor, bir gün o da ölümü bekliyor artık.
Aradıklarının çoğunu bulamamış,
Beklediklerinin çoğu gelmemiş bir insan olarak
Göçüp gidiyor bu dünyadan.
İşte yaşamak maceramız bu.
Yaşarken beklemek, beklerken yaşamak
Ve yaşayıp beklerken ölmek!
Özleme bir diyeceğim yok.
O kömür kırıntıları arasında parlayan bir cam parçası.
O nefes alışı sevgimizin, kavuşmalarımızın anlamı.
O tek güzel yönü bekleyişlerimizin.
İnsanlığımız özleyişlerimizle alımlı,
Yaşantımız özlemlerle güzel.
Özlemin buruk bir tadı var, hele seni özlemenin.
Bir kokusu var bütün çiçeklere değişmem.
Bir ışığı var, bir rengi var seni özlemenin, anlatılmaz.
Verdiğin bütün acılara dayanıyorsam;
Seni özlediğim içindir.
Beklemenin korkunç zehri öldürmüyorsa beni;
Seni özlediğim içindir.
Yaşıyorsam; içimde umut varsa,
Yine seni özlediğim içindir.
Seni bunca özlemesem; bunca sevemezdim ki!
Garbın cebin-i zalimi affetmedim seni, Türk’üm ve düşmanım sana kalsam da bir kişi!.. Ve fırsattan ancak korkanlar yararlanırdı( ...) Muzaffer, intikam için asla fırsat kollamazdı. Korkma, sen Türk’sün! Türkler hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiçbir şeyden korkmazlar. "Kabahat bize Türklüğümüzü unutturan…devamıGarbın cebin-i zalimi affetmedim seni,
Türk’üm ve düşmanım sana kalsam da bir kişi!..
Ve fırsattan ancak korkanlar
yararlanırdı( ...)
Muzaffer, intikam için asla fırsat kollamazdı.
Korkma, sen Türk’sün! Türkler hiçbir zaman, hiçbir yerde, hiçbir şeyden korkmazlar.
"Kabahat bize Türklüğümüzü unutturan sebeplerde..."
Ve kavmiyetimizden, sezgisel Türklükten uzaklaştıkça daha pis kokulu derinliklerine yuvarlandığımız karanlık uçurumun, bu ahlaksızlık ve bozukluk, vefasızlık ve bencillik, adilik ve miskinlik cehenneminin dibinde ümitsiz ve yabancılaşmış kıvranırken, saf ve nurdan mazi, kaybolmuş bir cennetin hakikatten uzak bir serabı halinde karşımda açılır...
Birçok at, eşek ve köpek doğuyor, yaşıyor ve ölüyordu. Ama hepsi büyük bir hayatları olmadığından ölümleriyle beraber unutuluyorlardı. Kimbilir, dünyadan ne kadar at, eşek, köpek geçmiş ve hiçbir iz bırakmamışlardı. Halbuki kahramanlar öyle miydi? Dört bin yıl önceki bir kahramanın methiyesi bugün okunuyordu.
"Sen bir aslansın yavrum, aslan bir Türk. Adın tarihe geçecek" dedi.
Primo bir dakika düşündü. Adını tarihe geçirmek ... Bu nasıl olurdu?
"Bir adamın adı tarihe nasıl geçer?"
Babası onun kumral ve kıvırcık saçlarını okşayarak cevap verdi:
"Gayet büyük ve yüce bir şey yapmakla ... Herkesi hayretten şaşırtacak bir kahramanlık göstermekle ... "
“Milletlerin hayatına gelince… Mesela Türklük… Dünya durduğu müddetçe Türklük yaşayabilirdi. Asıl önemli olan bu milli hayatın, gelenekleriyle, mukaddesatıyla, adetleriyle, şanlarıyla, şöhretleriyle, kısaca tarihi ile yaşamasıydı. Yoksa bir insan yetmiş yıl tembel, esir ve rezil bir hayat yaşamakla övünemezdi.
Asıl önemli olan bu milli hayatın gelenekleriyle, mukaddesatıyla, adetleriyle, şanlarıyla, şöhretleriyle, kısaca tarihiyle yaşamasıydı. Büyük bir millete, şanlı bir kavme, büyük bir vatana mensup olmak ve onun yolunda ölmek... Övünülecek şey buydu.
Primo sana bir Türk ismi koyalım! Demişti.
Hemen sevinerek razı oldu:
-Koyalım Enver mesela...
-Bu Türkçe değil
-Öyleyse Niyazi...
-O da değil
-Tuhaf şaka ediyorsun baba... Türklerin kullandıkları bu adlar nasil Türkçe olmaz?
- Şaka etmiyorum yavrum bu adlar Türkçe değil
- Ya nece?
-Arapça
-Türkçe başka mıdır
-Başkadır
-Ne gibi
-Mesela Oğuz Turan Orhan Cengiz Turgut Alp
Oh, Oğuz, Oğuz koyalım!" diye ellerini çırptı ve babasının boynuna sarılarak sordu:
"Bu, büyük bir adamın adı mıdır?"
"En büyük Türk'ün adı..."
"Bu bir paşa mı?"
"Hayır, Türklerin ilk hakanı..."
Bu zavallı subayların “Turan”ın ne demek olduğunu birbirlerine soracak kadar milliyetlerinden haberleri yoktu.
Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan,
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir :Turan...
Türklerin hiçbir fikri, büyük değil, hatta küçük bir emeli bile yoktu... Böyle genel ve ortak bir emele, bir vicdana, bir ruha sahip olmayan bir milletin bireyleri şoven, egoist, bencil olurlardı.
Türkleri, Türklerin vatanını mesele mesele taksim edip taksitle maddi olarak parçalamaya çalışan bu yağmacı ve doymaz Avrupalılar manevi hücumlarını da ihmal etmiyorlardı. Lisanlarını, eğitimlerini, ahlaklarını, terbiyelerini, âdetlerini yayarak bir asırdan beri içimizde yalnız isimleri "Türk ve doğulu" kalmış müthiş bir "renksiz ordusu" oluşturuyorlar, bu "renksiz"lerle direncimizi kırıyorlar, bizi zayıflatıyorlar, milliyet ve Türklük fikrini franmasonluk efsanesiyle boğuyorlardı. Düne gelinceye kadar kendisi bile "Türk'üm!" demeye sıkılmıyor muydu? Ve bu memlekette kendisi gibi tarihinin büyüklüğünü, mazisinin șerefini, dedelerinin şanını bilmeyen, inkâr eden, milliyetinden utanan ne kadar Avrupalılaşmış renksiz vardı?
Osmanlı' namı altında bütün düşmanlarımızı kardeş sayıyor, en büyük Türkleri, mesela Cengiz ve Hülagû' gibi en seçkin savaş dâhilerini çocuklarımıza, en fena adamlar olarak gösteriyorduk.
Ne yeni ve Müslümanlığa muhalif olmayan bir Türk medeniyeti yaratabiliyor, ne de Avrupa'dan gelen Hıristiyan medeniyetini kabul edebiliyorduk.
"Öyle ya, insan Türk olduktan sonra, hiç değilse kendi yurdunu olsun Türkleştiremez miydi?"
Bütün hayatında ne kadar yanlış ve çürük fikirlerle aldandığını, kavmiyetsizliğin, milliyetsizliğin, "enternasyonellik ve masonluk" hülyasının biraz düşünebilen bir adamı hüngür hüngür ağlatacak derecede gülünç bir budalalık olduğunu anlıyor, istemeyerek, içinden "Ben neyim?"..diye kendi kendine soruyor, fakat "Türk'üm!" demeye cesaret edemiyor, şimdiye kadar ruhu ele geçirilmiş kıymetsiz bir cesetten başka bir şey olmadığını kavrayarak öfkesinden ve utanmasından ağlamak istiyordu.
Otele vardığımda o gece sabaha kadar hemen hiç uyumadım. Hep Ahmet Nihat'ın mektepteki tatsız, biçimsiz hallerini ve soğuk reveranslarını, garip vaziyetlerini düşünüyor ve sonra İstanbul'da Türklüğünü inkâr eden, Türklükten nefret eden, Türklüğü hakir görüp bütün varlıklarıyla Avrupalılaşmaya çalışan uzun tırnaklı, son moda elbiseli tek gözlüklü züppeleri hatırlıyor, içimden: «Acaba bunların da hepsi piç mi? Hepsinin anneleri Beyoğlu'nda mı gebe kaldı» diyor; korkunç kâbuslar arasında yırtılmış al ve harap hilâller içinde yükselen tunç ve ateş renginde büyük, siyah ve kanlı haçlar görüyordum.
Her zulmü, kahrı boğmağa bir parça kan yeter,
Ey Şark uyan, yeter ey Şark, uyan, yeter...
Dinin, mezhebin, cinsiyetin devletle hiç ilgisi olmadığını; devletleri din, mezhep, cinsiyet için değil, menfaat üzerine kurulmuş olduğunu ve devletlerin diyanet ve kavmiyetle değil menfaatle ayakta durduğunu çekinmeden tekrar ediyordu.
Bu milletin içinde namuslu insan yok muydu? Bu millet baştan aşağıya kadar korsan mıydı? Hükümetleri bir ahlaka, bir vicdana sahip insanlardan oluşmuyor muydu?..
Zaten tarih bize göstermiyor mu ki özgürlük ve serbestliğin her tarzına ancak rahipler karşı gelmiş ve nihayet mağlup olmuşlardır.
...
Adeta gezmeye gider gibi vapura binecekler, beş yüz senedir oturdukları Selanik'i bırakacaklardı. Hayır, hayır ...
Bu nasıl olurdu? Selanik'i babalarımız savaşsız mı almışlardı ki şimdi savaşsız düşmana veriliyordu.
Topla, tüfekle savaş olmaz. Ruh ister. Maneviyat ister.
Rusya Türk yurdunu akla gelmez gaddarlıklarla çiğniyor; İngiltere ile, üç bin senedir yaşayan eski bir milleti, viran olan İran'ı haritadan silmek , yeryüzünden kaldırmak için ittifak ediyorlardı."
–Türkiye’nin taksimi de muhakkaktı!
"Bizim vatanımız, efendiler," dedi, " Bağdat'tan ta Viyana'ya kadar olan yerlerdir. Orada bizim atalarımızın kemikleri vardır. Biz ilerleyip hatta oralarını geri almaya gayret etmeliyiz. Bunun için mutlaka Meşrutiyet, eşitlik lazımdır ... "
İttihattan kuvvet doğar.
Uzatmayalım, Türklerin gecesi yoktur.
Büyük saldırılar, büyük felaketler daima büyük değişimlere başlangıç olmaz mıydı?
Kendini eğitmek istiyorsan, başkalarının seni anlamamasına hazır ol. Çünkü hakikati arayanlar kalabalığın onayına değil, kendi vicdanının rehberliğine kulak verir. Epiktetos
"Her insan kendini eğitmek zorundadır; çünkü en büyük düşman, kontrolsüz bir zihin, eğitilmemiş bir karakter ve alışkanlıkların kölesi olmuş bir ruhtur." Seneca
... Cemal KUTAY Türkçe İbadet Hristiyan misyonerliği bizim bugünkü acınacak çaresizliğimizin devamı için Arap kültür emperyalizmiyle kolkola, içiçedir. Atatürk Mevlana'ya hayrandı. Milli mücadelenin buhranlı günlerinde yanında yer almış iki şahsiyet: Abdülhalim Çelebi, Veled Çelebi. İkisi de Mevlana'nın öz torunlarıydılar. Abdülhalim…devamı... Cemal KUTAY Türkçe İbadet
Hristiyan misyonerliği bizim bugünkü acınacak çaresizliğimizin devamı için Arap kültür emperyalizmiyle kolkola, içiçedir.
Atatürk Mevlana'ya hayrandı. Milli mücadelenin buhranlı günlerinde yanında yer almış iki şahsiyet: Abdülhalim Çelebi, Veled Çelebi. İkisi de Mevlana'nın öz torunlarıydılar.
Abdülhalim Çelebi Millet Meclisi'ne Konya milletvekiliydi.Hayati kararlar alınırken Meclis başkanlığı'nda olmasını dikkat edilecek kadar şahsiyet sahibi bilgili bir insandı .Türk lehçeleri üzerinde kürsü sahip olacak değere sahipti. Atatürk'ün kendisine özel sevgisi saygısı vardı. Soyadı kanunun çıktığında Mustafa Kemal onun bu yapısını İZBUDAK soyadıyla tescil etti Türk ocaklarının kuruluşunda vazife olan ilk din adamıdır Divan-ı Lügat-ı Türk'ü ve Besim Atalay'la birlikte bugünkü dilimize o çevirdi. Hayatının son yıllarında bütün Türk lehçelerini derleyen birleştirici bir yol üzerine çalışıyordu.
Mevlânânin eserlerini Farsça yazmıştır. Amacı Farsça'yi hiçbir İranlı şairin, kendisi kadar anlam genişliği içinde kafiyeleştiremeyeceğini göstermiş olmak için... Mustafa Kemal Mevlana'nın bu tercihini torunlarına sormuş ikisi de şu dörtlüğü hatırlatmışlardı:
Yabancıyım sanmayın,köyünüzdenim hem de,
Evimi arıyorum sokak sokak çevremde,
Soğuk yüzlüyüm ama, hiç de düşman değilim. SOYUM HALİS TÜRK SOYU: Hind'çe sözler desem de.
Bir insan topluluğunun Ümmet olmaktan kurtulup Millet olabilmesi için vazgeçilmez zerre ödülü tanımaz şartı: DİL yeterliliği ve bu yeterliğin hürriyet, istiklal, özgürlük, uygarlığının da temel dayancı olabildiği mutluluk düzeyini erişmesidir. Bu yolda emek verecek durumda olanların da mazereti olamaz hiçbir mazereti...
"Arapça isteyen Urban'a gitsin,
Acemce isteyen İran'a gitsin,
Frenkçe (Batı dilleri) isteyen Frenkistan'a gitsin,
Ki biz Türk'üz, bize Türkçe gerektir."