Film yönetmenin tarzına uygun olarak içinde dolandırıcılık, entrika ve aşk hikayesi barındırıyor. Anlatı klasik bir hikaye gibi görünsede Chan- Wook Park farkını kesinlikle hissettiriyor. 1930'ların başında Japonya’nın işgal ettiği Kore’de İngiliz ve Japonya karışımı bir tarz oluşturularak dış dünyadan izole…devamıFilm yönetmenin tarzına uygun olarak içinde dolandırıcılık, entrika ve aşk hikayesi barındırıyor.
Anlatı klasik bir hikaye gibi görünsede Chan- Wook Park farkını kesinlikle hissettiriyor.
1930'ların başında Japonya’nın işgal ettiği Kore’de İngiliz ve Japonya karışımı bir tarz oluşturularak dış dünyadan izole hayat yaşayan insanların hikayesinin anlatısının görselliği ise tek kelimeyle muhteşem ve görünmeye değer..
"-Kont Fujiwara acilen bir hizmetçiye ihtiyacınız olduğunu bana bildirdi.
-Hizmetçiler yemek çubukları gibidir.Varlıkları pek önemsenmez ama yoklukları büyük sıkıntı yaratır."
Söyle bakalım, burası senin zevkine göre bir yer mi?
Burada nadiren güneş açar.Eniştem müsaade etmiyor.
Güneş ışığı kitapların solmasına sebep oluyor.
İnsan ne yaparsa yapsın böyle kasvetli bir yeri sevemiyor.''
''-Herkes ağacı kesmek istedi ama eniştem müsaade etmedi.
Fuji dağından gelen bu ağacın teyzemin ruhunu içine aldığını söyledi.Hizmetçilere göre asıl neden ağacın pahalı olmasıydı
ama bence eniştem haklıydı.Kiraz çiçeklerine bakınca
anlaşılıyordu.Artık daha parlıktılar ve daha uzun çiçek açıyorlardı.''
İyi seyirler.. 🙃
Başrollerinde Artist ve Deri Ceket filmlerinden hatırldığımız oscar ödüllü Jean Dujardin ile birlikte The Dreamers, Godard ve Ben filmlerinden tanıdığımız Louis Garrel oynuyor. Hikayemiz 1894 yılında Yahudi asıllı bir yüzbaşının grotesk, düzmece, gülünç bir mahkeme sonucuyla vatan haini ilan edilerek…devamıBaşrollerinde Artist ve Deri Ceket filmlerinden hatırldığımız oscar ödüllü Jean Dujardin ile birlikte The Dreamers, Godard ve Ben filmlerinden tanıdığımız Louis Garrel oynuyor.
Hikayemiz 1894 yılında Yahudi asıllı bir yüzbaşının grotesk, düzmece, gülünç bir mahkeme sonucuyla vatan haini ilan edilerek cezalandırılması ile başlıyor. Yüzbaşı Alfred Dreyfus genelkurmayda çalışan düzgün bir subaydır ve bazı Fransız silahlarının yeni teknik özelliklerini Almanlara bildirmekle suçlanır. Ve Guyana açıklarındaki Şeytan Adası’na müebbet hapis mahkumu olarak gönderilir.
Dreyfus’ün uğradığı haksızlık unutulacak gibi değildir öyle ki 4 yıl sonra Emile Zola'nın dönemin Fransa cumhurbaşkanına hitaben yazdığı "Suçluyorum!" başlıklı mektup tüm dünyanın gündemine oturmuş tarihin bu en ünlü siyasi davasınıda başlatmış olmuştur.
İyi Seyirler.. 🙃
Hikayemiz şartlı tahliye edilen cinayetten hüküm giymiş bir mahkumun ailesinin yanına yol almasıyla başlar. Film Amerika'da 1933 yılında yaşanan kuraklık ve ekonomik kriz döneminde geçiyor. Merkeze aldığı aile üzerinden ise topraklarını kaybettikten sonra aç kalmamak için bir tarım işçisine dönüşümlerini…devamıHikayemiz şartlı tahliye edilen cinayetten hüküm giymiş bir mahkumun ailesinin yanına yol almasıyla başlar.
Film Amerika'da 1933 yılında yaşanan kuraklık ve ekonomik kriz döneminde geçiyor. Merkeze aldığı aile üzerinden ise topraklarını kaybettikten sonra aç kalmamak için bir tarım işçisine dönüşümlerini ve yaşadıkları acımasız gerçekleri anlatıyor.
Bu acımasızlık tabiki önce topraklarından koparılmalarıyla başlıyor. O topraklarda doğmuş, o topraklarda büyümüş ve o topraklarda ölmek isteyen insanların topraklarından koparılmaları onlara çok zor geliyor. O yüzden filmin başında ki bu topraklar bana birşey vermese de, ben burada ölmeliyim yakarışı bu sebepten. İnsanın bildiği alıştığı ve geçmişle gelecek arasında kurduğu bağların, kendilerinin elinde olmayan sebeplerden dolayı koparılmasını işte bu yüzden hazmedemiyor.
İkinci acı gerçek ise külüstür bir kamyonla yollara düştükten sonra ailenin büyüklerinden başlayarak ölümle yüzleşmeleri ve dağılma eşiğine kadar gelmeleri. Önce büyükbabalarını sonra ise büyükannelerini kaybediyorlar. Büyükbabanın ölümünden sonra gömülme töreni filmin en dokunaklı sahnelerinden biri. Vaiz şöyle diyor: "Buradaki yaşlı adam, bir hayat yaşadı ve sonra öldü. İyi bir insan mıydı, kötü müydü bilmiyorum. Bunun bir önemi yok. Birinden bir şiir duymuştum. Şöyle diyordu, ”Yaşayan her şey kutsaldır.” Ölmüş, yaşlı bir adam için dua etmek istemem, çünkü onun bir derdi yok. Dua edeceksem, yaşayan ve nereye gideceğini bilemeyenler için ederim. Büyükbabanın böyle bir sorunu yok. O artık işini bitirdi, öyleyse üzerini örtün ve onu uğurlayalım.” bu sözler kendi zamanın acımasızlığını, nazımın "vaktimiz yok ölenlerin matemini tutmaya" dizelerini hatıtlatır biçimde çarpıcı. O yüzden acıyı kalbine gömerek yola devam edilmeli insanlar daha büyük acılar yaşamamak için.
Üçüncü olarak, umudun direncini kıracak gerçeklerle yüzleşmeye devam ediliyor yol boyunca: işsizlik had safhada, kimi eyaletler göç istemiyor, gelen göçmenlerin işlerini ellerinden alacaklarından korktukları için yollarını kesiyorlar hatta ellerindeki sopalarla gelenleri tehdit ederek onlara zulüm ediyorlar.
Dördüncü acımasız gerçek iş bulsan bile açlıktan ölmemeye yetecek kadar kazanan çiftçilerin varlığı. Çalışma kamplarındaki yaşam koşulları çok ilkel, su, elektrik yok, bir günlük çalışmanın bedeli karınlarını doyurmaya yetmiyor, hatta bir tanesi şöyle diyor: bir fincan un, bir kaşık yağ alacak kadar ücret veriyorlar! Kendi topraklarıma dönüp aç kalırım daha iyi diyor, çocuklarının açlıktan öldüğünü ama doktorların kalp yetersizliği olarak kayda geçirdiğini söyleyerek.
Beşinci acımasız gerçek ise, iş bulanın ücretinin düşürülmesi, toprak sahiplerinin sözünü tutmaması, yapılan greve karşı aç kalmak istemeyenlerin istemeden bilmeden de olsa grev kırıcı olarak patronun topraklarında çalıştırması, buna devletin kolluk güçlerini de arkasına alarak emekçileri açlıkla terbiye etmesi.
John Steinbeck'in romanının üstüne çıkan yönetmen John Ford tüm bu acımasızlıklara rağmen emekçilerin durumuna duyarlı, ilerisi için umutlu ve hatta devrimci bir söylemle bitiriyor bu muhteşem sistematik taşlamayı.
Amerika'da yakın zamana kadar komünizm propagandası yaptığı gerekçe gösterilerek bir çok eyaletinde yasaklı kalmış, sinema tarihinin en duyarlı ve en iyi filmlerinden bir tanesi olduğunu düşündüğüm bu muhteşem başyapıtı kesinlikle izlemenizi tavsiye ediyorum, iyi seyirler .. ✊
Sade ve evrensel bir dilde gerçek bir başyapıt. Lakapları karga yumurtası olan beslenme biçimlerinden dolayı kendilerini bu şekilde adlandıran Periya ve küçük kardeşi Kaaka’nın gözünden varoşlarda geçen muhteşem bir hayat hikayesi. Hikayemiz Hindistan'nın kast sistemi ve varoş mahallelerinde yaşanan tanıdık…devamıSade ve evrensel bir dilde gerçek bir başyapıt.
Lakapları karga yumurtası olan beslenme biçimlerinden dolayı kendilerini bu şekilde adlandıran Periya ve küçük kardeşi Kaaka’nın gözünden varoşlarda geçen muhteşem bir hayat hikayesi.
Hikayemiz Hindistan'nın kast sistemi ve varoş mahallelerinde yaşanan tanıdık insan manzaraları ile başlıyor.
Ancak ben sizlere yaşananları başka bir gözle anlatmak istiyorum.
Her mahalleye bir pizza dükkanı açılan, her eve televizyonun girdiği dönemlerimizi bir hatırlayalım mı?
Pizza değil de televizyon girdiği dönemleri hatta gazete kuponları ile evlere birer ikişer televizyon girdiği o dönemleri kendi adıma çok net hatırlarım.
Peki..bu televizyonlar evlere girince ne oldu?
İşte bu iki sevimli çocuk, günlük geçimlerini sağlamak için tren raylarında kömür toplamakla uğraş verirken evlerine bir şekilde giren televizyonda ilk kez gördükleri ağız sulandıran pizzaları bir kez olsun yakından görmek, onlara dokunmak için kendilerini ardı ardına gelişecek olan zincirleme olayların içinde bulacaklar başta aileleri olmak üzere mahalle ve ülke çapında büyük bir kaosa neden olacaklardır.
İyi seyirler.. 🙃
II dünya savaşı izlerine dair 3 saat süren muhteşem bir sinema deneyimi filmin ilk açılış sahnesi ile son sahnesinde teyze ve yeğenin kollarını iki yana yukarı doğru açarak Mevlâna gibi dönüp tek başlarına olan dansı benim için insanları yok eden…devamıII dünya savaşı izlerine dair 3 saat süren muhteşem bir sinema deneyimi filmin ilk açılış sahnesi ile son sahnesinde teyze ve yeğenin kollarını iki yana yukarı doğru açarak Mevlâna gibi dönüp tek başlarına olan dansı benim için insanları yok eden bu savaşın izlerine varoluşun en naif göndermesi oldu diyebilirim.
Savaşın olduğu her alanda eli kana bulaşır insanın doğrudan ya da dolaylı , silinebilir mi bu izler..
Ya da silinmeli midir?
Yeğeni Kurt'u elinden tutup sanat galerilerini gezdiren teyzesi farklı duyumları ve faşist ortama karşın geliştirdiği hassasiyeti sebebi ile çırılçıplak piyano çalıp sonrada tabakları kendi başında parçalaması teyzeye konulan şizofreni teşhisi ile önce bir kliniğe sonrasında gaz odasına yollanması ile Kurt'a veda sahnesinde asla gözlerini kaçırmamasını elinin parmakları kadar bir alanın belki de Kurt için ne kadar önemli bir kurtuluş var oluş olabileceği film boyunca seslenir durur . Kurt'un ilişkide olduğu Prof. Seeband (Sebastian Koch) un kızı annesi diğer kurduğu ilişkilerde bu öğut( asla gözlerini kaçırma) bir yandan da Kurt'un iç dünyası ile bu ilişkiler arasında bir ara yüz oluşturmuş ayrıca..
Bu öğüt, Kurt'un bu ara yüz sayesinde görme bakma hissettiğini yaratma gücünde geçmişinde iz bırakan her insanı kendi ile yüzleştirebilecek bir esere ise nasıl vesile olduğunu da bizlere gösterecektir.
İçimizdeki çocuğu yaşatmak özgürlüktür.
Sezgilerimizi güçlendirir.
Faşizm o duyguları yaşatanlar ve kendisi için yok edicidir.
Görebilmek hissedebilmek için aynı duyguları yaşamak gerekir.
Oysa sahip olduğun sezgisel güç var olabilme varedebilmenin her türününü karşındaki insana gösterir.
Varolabildiğin sezgizel güç senin yegane silahındır onu hiç kimse yokedemez.
Sezgizel yaratıcı gücün, insanı iyileştirebilmenin ve onu yaşamla yüzleştirebilmenin ve en anlamlı özgür bir biçimde ifade edebilmenin yoludur.
Bu filmi çok sevdim ..öylesine etkilendim ki..
Naçizane şu dizeler dökülüverdi..🙂
Duvarda asılı bi resim gibi sessizligimi sev
gecelerde sıcaklık
özlem
Mavilerde. derinligin huzuru
suda ki gölgelerimizin kıvrımları
geçemeden aynalarda
yara almaz ruhlarımız ..
Filmi izledikten sonra merakla araştırdım..kim di bu sanatçı bu ressam ?
Bu film beni yeni bir ressam ile tanıştırmış meğerim..
Filme konu olan ressam ile ilgili okuduğum metnin bir bölümünü ekliyorum.
Alman modern sanatının en büyük sanatçılarından Gerhard Richter‘in yaşamından yola çıkarak yazılmış. Tıpkı Richter gibi Doğu Almanya’dan Batı Almanya’ya kaçan ve tüm sanatsal geçmişini geride bırakarak sanatsal üretimine özgürce ve sınırlar olmadan silbaştan başlayan Kurt, Düsseldorf Sanat Akademisi’nde kendini aramaya, kendini tanımaya çalışıyor. Filmin, her biri dönemin önemli sanatçılarını simgeleyen yan karakterleri – ama en çok da Joseph Beuys’u simgeleyen Prof. Van Verten (Oliver Masucci) -, geçmişin izlerini geride bırakmanın, onlardan beslenmeyi reddetmenin, hiçbir zaman söküp atamayacağı geçmişin yaralarından gözlerini kaçırmanın bir sanatçı için mümkün olmadığını hatırlatıyor. Kurt’ün, ürettiği etkileyici eserler aracılığıyla izleyicinin gözleri önünde Richter’e dönüşmesi, heleki benim gibi bir Richter hayranıysanız, tüyler ürpertici bir aydınlanma. Filmin orijinal adı olan Werk ohne Autor (tam çevirisiyle ‘yaratıcısı olmayan eser’), geçmişin izlerinin sanata dönüşümü, sanatçının bu dönüşümdeki rolü ve geçmişin yansımaları bir sanat eserine dönüştüğünde anlamlarının değişip değişmediği üzerine düşünmeye sevk ediyor
Filmi sonrasında izleyen ressam Richter bayağı bi kızmış bu benim otobiyografimi saptırmış gibisinden laflar etmiş..
Ben ressamın gerçek yaşamını epey bir araştırdım youtube da videolar var..merak edenler için..😉 son karar izleyicinin
İyi seyirler.. 🙃
KOCA DÜNYA 2016 Reha ERDEM 🙏 2016 Venedik Film Festivali ' Jüri Özel Ödülü ' 2016 Altın Koza Film Festivali ' En İyi Film ' , En İyi Görüntü Yönetmeni ' , ' Türkan Şoray Umut Veren Kadın Oyuncu '…devamıKOCA DÜNYA
2016 Reha ERDEM 🙏
2016 Venedik Film Festivali ' Jüri Özel Ödülü '
2016 Altın Koza Film Festivali ' En İyi Film ' , En İyi Görüntü Yönetmeni ' , ' Türkan Şoray Umut Veren Kadın Oyuncu ' , ' Film Yönetmenler Derneği En İyi Yönetmen ' ödüllerini almıştır🏆.
" Kum kum - Korktun mu ?
Mimi - Korkmadım , yalnız kaldım ."
Ali ve Zuhal yetimhanede büyümüş kardeş oldukları söylenen iki gençtir .
Ali tamirhanede kalfalık yaparken bekarların kaldığı pansiyonda yaşar .
Zuhal bir ailenin yanında yaşar ve aile ısrarla ' kardeşlerin ' görüşmesini engellemeye çalışır .
Ali işyerindeki çıraktan , kaldığı evin sahibinin evli ve Zuhal'in yaşlarında bir kızı olmasına rağmen kızkardeşini nikahına almak istediği haberini alır .
Büyük bir öfkeye kapılan Ali motosikletiyle ailenin yaşadığı apartmana gider ve adamı bıçaklayarak Zuhal'i kaçırır .
İlk geceyi atıl bir benzin istasyonunda geçiren iki kardeş İstanbul'dan uzaklaşıp sığamadıkları bu ' Koca Dünya ' dan kendilerini kimselerin bulamayacağına inandıkları ormanlık bir alanda doğanın koynuna saklanırlar . ( İğneada Longoz Ormanları 🌲🏞 )
Motosikleti çalıların arasında saklayarak yaya olarak sazlıkları geçtikten sonra ormanın içerisinde göl kıyısında kendilerine verdikleri Mimi ( Zuhal ) ve Kumkum ( Ali ) yeni isimleriyle adeta karanlık masallar diyarına giriş yapmış olurlar .
Ali kasabada motosiklet tamiri yapılan bir yerde kendine iş bulup çalışmaya başlar .
Süreç içerisinde Ali panayır , içki ve cinsellik gibi dış dünyanın eğlencelerine kapılırken , Mimi' yi hayvanlar ve doğa sesleri eşliğinde su yılanları , kurbağalar , beyaz keçi'nin görünmesi , yaşlı kadının annesini araması gibi bir takım düş ile gerçeğin iç içe geçtiği olaylarla metaforik bir dünyada izleriz .
Her karesi üzerinde titizlikle çalışılmış harika sinematografisi , kendi ifadesiyle ' sinemanın yarısı ses'leriyle , müziğiyle , düşle gerçeğin iç içe geçtiği masalımsı kurgusuyla izlenilmesi gereken bir Reha ERDEM filmidir . ✌👏
_ Tereddüt filminde de belirtmiştim özellikle Ecem UZUN performansına saygıyla . ♥️🙏
_ Filmin Görüntü Yönetmenliğini 'Jin ' ve ' Beş Vakit ' filmlerinde de aynı görevi üstlenen ödüllü sanatçı Florent HERRY yaptı . 🙏
Destin Cretton'ın -2008 yapımı yine kendisinin yönettiği aynı isimli kısa filmden uzun metraja uyarladığı- ödüllü, bağımsız Amerikan filmi. Gözden kaçmış, ülkesinde bile gişe sıkıntısı yaşamış, değeri sonradan anlaşılmış etkili bir yapım. Olay örgüsü, karakterler ve müzikleriyle son derece naturel bir…devamıDestin Cretton'ın -2008 yapımı yine kendisinin yönettiği aynı isimli kısa filmden uzun metraja uyarladığı- ödüllü, bağımsız Amerikan filmi.
Gözden kaçmış, ülkesinde bile gişe sıkıntısı yaşamış, değeri sonradan anlaşılmış etkili bir yapım. Olay örgüsü, karakterler ve müzikleriyle son derece naturel bir işleyiş içinde, hayatın kendisi gibi ilerliyor film.
Çoğu zaman hüzün yanı başınızda eş size. Sonu ise son derece güzel bir sekansa sahip. Onca hüzne rağmen umut dolu bir tebessüm ile ayrılmanızı sağlayacak türden.
Filmin konusuna da değinip önerimizi kapatalım:
Grace ve Mason çifti “risk sınırında” olarak tanımlanan gençlerin kaldığı bir merkezde, çalışmaktadırlar. Hem sevgilidirler hem de iş arkadaşı. Grace işine tutkuyla bağlıdır ama aynı şey ilişkileri için o kadar da geçerli değil midir? Merkeze yeni gelen bir kız çocuğu ile duygusal bir bağ kuran Grace, geçmişe dair sorgulamalara da gidecektir.
İyi seyirler. 🎦
Kobo Abe’nin 1962 tarihli kitabını sinemaya uyarlayan Hiroshi Teshigahara’nın Suna No Onna’sı, sürreallikle gerçeklik arasında adeta beyin jimnastiği yaptıran bir film Kadın yada erkek olalım bence yaşam bazen üzerimize gelen kum taneciklerinden oluşan kuleler gibi gelmez mi üzerimize? Filmin başrol…devamıKobo Abe’nin 1962 tarihli kitabını sinemaya uyarlayan Hiroshi Teshigahara’nın Suna No Onna’sı, sürreallikle gerçeklik arasında adeta beyin jimnastiği yaptıran bir film
Kadın yada erkek olalım bence yaşam bazen üzerimize gelen kum taneciklerinden oluşan kuleler gibi gelmez mi üzerimize?
Filmin başrol oyuncuları bir kadın ve bir erkek gibi duruyorsa da..
Teshigara başrole kum .. kuma dair doğada ne varsa onu oturtmuş.
Yarı görünmez ciddiye pek almadığımız bu kumlar kadının ve erkeğin dünyasında nereye oturtulmuş ya da izlerken size ne ifade eder ..
İzleyip karar verin derim..Üstelik öyle bir yer ki kum çölüne dair her tür görselle buluşurken denizi ağaçları da görebilme şansınız var..
Junpei Niki (Eiji Okada) adlı entomolojist kum tepelerinin olduğu bir bölgede bir böcek türünü bulmaya çalışmaktadır.
Tek derdi aradığı bi kum böceğini bulup kitabına koyup isminin geçmesini sağlamak ve vatandaş yükümlülüğünde olan her tür sorumluluğunu ( ödemeler, itibar, başarı vb) yerine getirme isteğidir.
Otobüsün saatini kaçırması Junpei için kaderin bi cilvesi mi olacaktır?
Onca yaşayacağı şey bir kadının ellerine mi kalacaktır..
Kadın kimdir?
Kumları niye sever?
Eğer ki..Metafor , fotograf ve Tarkovski filmlerini seviyorsanız 1964 yılına ait mükemmel bi roman uyarlaması olan bu filmi izlemelisiniz..
Romanı okumadım .Kitabın incelemelerini inceden okudum.
Film ile cok iyi örtüşüyor.
Son olarak bir dip not alıntıyı eleştirmenlerin ve romanı yazan Kobe Abe' nin sözleri ile bitireyim.
Eleştirmenler Abe'nin kitabını, düşsel bir yapıt, Kafkaesk bir karabasan, insan ruhunun sıkışmasını anlatan en iyi roman diye tanımladılar. Kobo Abe 1993' te öldü, geriye kumlarla kuşatılmış kadınlar kaldı, ünlü romanıyla ilgili olarak yaptığı bir söyleşi sırasında, Japonya'da çöl ve kum tepeleri olmadığını hatırlatan bir gazeteciye;
"anlattığım kum, bizim kendi kafamızda"
diye cevap vermişti..//
İyi seyirler.. 🙃
Kore sinemasından Chang-dong Lee 'den ^Poetry^ ..^Shi^ Filmin senaryosu da kendisine ait. Platon'dan bu yana hafıza sanatı olarak adlandırılan şiirin filmimizin ana karakteri tül gibi *Mija * ismine münhasır iyi naif Mija' nın 60 larında unutmaya başladığı kelimelerle bağ kurma…devamıKore sinemasından Chang-dong Lee 'den ^Poetry^ ..^Shi^
Filmin senaryosu da kendisine ait.
Platon'dan bu yana hafıza sanatı olarak adlandırılan şiirin filmimizin ana karakteri tül gibi *Mija * ismine münhasır iyi naif Mija' nın 60 larında unutmaya başladığı kelimelerle bağ kurma isteğinin bir şiir atölyesindeki sürecinden daha da derinlerde bir yerlerde torununun okulunda genç bir kıza tecavüz olayına karışması ile bütünleşen dantel gibi işlenmiş öyküsü.
Şiir yazmak akıl mı yürek işi mi?
diye sorarken buldum kendimi filmin bir çok sahnesinde..
Şiir kursuna başladıktan sonra Mija hayata başka türlü bakması bir şeye bakarken görmenin yürekte hissettirdiklerinin yürekten akla sonra tekrar yüreğe beyne parmaklardan kaleme kağıda harflere kelimelere geçen döngüsünü yakaladım.
//--Zor olan şiir yazacak bir kalbe sahip olmak diyor. Mija film boyunca aslında böyle bir kalbe sahip olduğunu da öğreniyor. Filmin macerası bir kalbe kalp olduğunu, çok değerli ve zengin bir kalp olduğunu hatırlatmak. Bu Mija değil de biziz belki? Mija’nın uzun uzun bahçedeki çiçekleri seyretmesi, aynalı kavağın rüzgârla coşan sözüne kulak vermesi; derenin akışı, yağmurun yağışı,elma… elmanın tadı, evyedeki bulaşığın kiri pası … Duyularla keşfedilenin kalbe ulaşması için acı olmalı mı?…Acının Mija'nın hüzünle harmanlandığı o son sahnede Mija'nın dönüştüğü çocukluk genç kızlığa ilk geçişi belki de tüm bu acıyı hissedenler için aynı duygular değil mi?
"Acı yap beni; bademlerden say beni"… der Paul Valery Bu acı, suç ve onun kefareti öyle bir yük ki kurban kim olabilir sorusunu sorduruyor.
Ebeveynler çocukları için suçu parayla yıkama çaba ve telaşlarının içine düşen naif, kırılgan Mija ilham arayışını vicdan, adalet arayışına dönüştürürken.
Mija'nın anıları bir bir uyanıp dikilirken Mija için yaşadığı uyanış sadece Mija'da mı saklı kalabilir.
Her ne kadar film Mija'ya odaklansa bile olay örgüsünün içinde sadece telefonla görüşse de kızı birlikte yaşadığı ergen torunu şiir klübündeki öğretmeni ve arkadaşları bakıcısı olduğu yaşlı yatalak adam
..hepsi ile gerçek yüzleşmeyi yaşadığında tecavüze uğrayan kıza dönüşürken kelimelere duyduğu ihtiyaç ile kursun son günü hocasına bıraktığı bir demet çiçek ve
Mija’nın dizeleriyle…"Agnes’in Şarkısı"
Anne Hava nasıl oralarda?
Issız mı yine?Günbatımı hâlâ ateş kırmızısı mı?
Orman yolundaki kuşlar şarkı söylüyorlar mı?
Yollamaya cesaret edemediğim
Mektubu kabul eder misin?
Söylemeye cesaret edemediğim
İtiraflarımı dinler misin?Zaman geçecek mi?
Güller solacak mı?
Şimdi elveda deme vakti
Esip geçen yel gibi
Gölgeler gibi.
Tutulmamış sözlere,
Sonsuza mühürlenmiş aşklara,
Bileklerimi öpen çimenlere,
ve beni takip eden küçük adımlara/elveda deme vakti.
Karanlık çöküyor sanki.
Yeniden bir mum yanar mı?
Kimse ağlamasın diye...
ve seni ne çok sevdiğimi bil diye dua ediyorum.
Sıcak bir yaz gününün
ortasında uzun bir bekleyiş
Babamın yaşlı yüzüne benzeyen eski bir patika
Yalnızlık bile yabani bir çiçek gibi ürkek,
yüzünü çeviriyor.
Nasıl sevdim seni
sessiz şarkını duyunca
nasıl da titredi kalbim.
Dualarım seninle
Kara nehri geçmeden önce ruhum son nefesiyle parlak bir günün hayalini
görmeye başlıyorum
Tekrar uyandığımda,
ışıktan gözlerim kör
seni buluyorum...
yanı başımda duruyorsun.//
Mija yaşamaya yeniden başlar..
İyi seyirler.. 🙃