… anlamak tümseklerden ve çukurlardan geçiyor tökezlemeye bin şükür anlamak yıkmaktan ve yıkılmaktan geçiyor kanamaya bin şükür anlamak kanımın sıcağından geçiyor denge ve iyilik sıkıcı insan gürültülüdür denge sanki varoluşumu azaltarak geçiyor
… yaşıyorum diyorum çünkü yara alıyor bilincim kim var orada? -Ben. görkemle selamlayıp geçiyorum ilk düşüşümü … benimdir bu kutsanmış teklik benimdir bu kutlu sesleniş sanki onsekiz yaşındayım ve ilk şiirimi yazıyorum ateşten çarşaflar seriyorum yeryüzüne ve usulca uzanıyorum
henüz bitirmedim işlediğim geceyi toprak kendini eşiyor sözcük kendini çürütüyor ip kendini çoğaltıyor hâlâ yeni anlamlara kavuşmak için tek başıma üretiyorum dilediğimi tek başıma. bir odada. çokken. hemen yeryüzünün üstündeyim bitki köklerinin yalnızlığını duyuyorum toprağa bu demli yakınım kendimi duyacak…devamıhenüz bitirmedim işlediğim geceyi
toprak kendini eşiyor sözcük kendini çürütüyor ip kendini çoğaltıyor hâlâ
yeni anlamlara kavuşmak için
tek başıma üretiyorum dilediğimi
tek başıma. bir odada. çokken.
hemen yeryüzünün üstündeyim
bitki köklerinin yalnızlığını duyuyorum
toprağa bu demli yakınım
kendimi duyacak kadar kendime…
ben ürküyorum kendimden
beynime sanki darbeler iniyor
beynime sanki hah ha keserler ve kelimeler
benim kıvrımlarımı kim oyuyor?
sizdenim biliyorum hareket ediyorum
ve tersine gidiyorum şeylerin
ve eksik değilim. oldum bile hiç
vahşetim ben ve tabiatım korku
…
benden olan dünya dönmüyor
benim pergelimi kim tutuyor?
benim pergelimi kim tutuyor?
bir şeyler hissetmek istediğimde soundtrack’i dinlemem bile yeterliyken ev’e gelişimin ritüelini yerine getirip bilmem kaçıncı kez izledim. şuan sabahın ilk saatlerinin sessiz soğukluğu var. dünyada bir sen bir de boğuk sesli kuşlar varmış gibi hissettiğin o yalnız ama olabildiğince insanca…devamıbir şeyler hissetmek istediğimde soundtrack’i dinlemem bile yeterliyken ev’e gelişimin ritüelini yerine getirip bilmem kaçıncı kez izledim.
şuan sabahın ilk saatlerinin sessiz soğukluğu var.
dünyada bir sen bir de boğuk sesli kuşlar varmış gibi hissettiğin o yalnız ama olabildiğince insanca gelen sabahlardan.
ilk izlediğimde rafta özellikle virgin mary alegorisi olmak üzere uzun sembolik detaylar ve inceliği hakkında bir gönderi hazırladığımı hatırlıyorum.
(cecilia’nın giydiği gelinlik, karaağacın ölümü…)
film her seferinde aynı yerden acıtıyor.
-We felt the imprisonment of being a girl, the way it made your mind active and dreamy, and how you ended up knowing which colors went together. We knew that the girls were our twins, that we all existed in space like animals with identical skins, and that they knew everything about us though we couldn’t fathom them at all. We knew, finally, that the girls were really women in disguise, that they understood love and even death, and that our job was merely to create the noise that seemed to fascinate them.
-Dr. Armonson stitched up her wrist wounds. Within five minutes of the transfusion he declared her out of danger. Chucking her under the chin, he said, "What are you doing here, honey? You're not even old enough to know how bad life gets."
And it was then Cecilia gave orally what was to be her only form of suicide note, and a useless one at that, because she was going to live: "Obviously, Doctor," she said, "you've never been a thirteen-year-old girl.
-It didn't matter in the end how old they had been, or that they were girls, but only that we had loved them, and that they hadn't heard us calling, still do not hear us, up here in the tree house, with our thinning hair and soft bellies, calling them out of those rooms where they went to be alone for all time, alone in suicide, which is deeper than death, and where we will never find the pieces to put them back together.
Filmin kendi estetiği, dekoru, kostümleri o kadar tanıdık o kadar buruk bir tat bırakıyor ki.