In many ways, writing is the act of saying I, of imposing oneself upon other people, of saying listen to me, see it my way, change your mind. It’s an aggressive, even a hostile act. You can disguise its aggressiveness…devamıIn many ways, writing is the act of saying I, of imposing oneself upon other people, of saying listen to me, see it my way, change your mind. It’s an aggressive, even a hostile act. You can disguise its aggressiveness all you want with veils of subordinate clauses and qualifiers and tentative subjunctives, with ellipses and evasions—with the whole manner of intimating rather than claiming, of alluding rather than stating—but there’s no getting around the fact that setting words on paper is the tactic of a secret bully, an invasion, an imposition of the writer’s sensibility on the reader’s most private space.
Didion’un da belirttiği belki de itiraf ettiği gibi yazarın ben’in arınması veya ben’i görünür kılma isteğiyle yazdığı hipotezi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ne kadar bencilliği tumturaklı ifadelerin ardına gizlesek de yazma eyleminin temeli bencildir.
ilk sezondaki dahmer hikayesi kadar kan donduran,vurucu bir sezon değildi (oyunculuktan sebep olduğunu düşünüyorum, evan peters bu genre için biçilmiş bir kaftantı) ama içeriği bakımından oldukça travmatikti. zaten medyada popüler bir dava olduğu için davayla ilgili araştırma yapmıştım zamanında ve…devamıilk sezondaki dahmer hikayesi kadar kan donduran,vurucu bir sezon değildi (oyunculuktan sebep olduğunu düşünüyorum, evan peters bu genre için biçilmiş bir kaftantı) ama içeriği bakımından oldukça travmatikti.
zaten medyada popüler bir dava olduğu için davayla ilgili araştırma yapmıştım zamanında ve mahkeme görüntülerini ergenliğimde izleyip çok ağladığımı hatırlıyorum.
böyle şeyler nasıl gerçekleşmiş olabilir ve bunların meydana geldiği kötücül bir dünyada nasıl yaşamaya devam edilir?
takip ettiğim yabancı sıkı okurların öneri videolarında ve pinterest’te bolca bu kitap ismine maruz kalınca bir şans verdim. üç günde bitirdim, garip bir atmosferi vardı. yanıltıcı,grotesk falan olabilir ama asla zorlayıcı veya abartılı bir derecede şaşırtıcı değildi sonu itibariyle bile.…devamıtakip ettiğim yabancı sıkı okurların öneri videolarında ve pinterest’te bolca bu kitap ismine maruz kalınca bir şans verdim.
üç günde bitirdim, garip bir atmosferi vardı.
yanıltıcı,grotesk falan olabilir ama asla zorlayıcı veya abartılı bir derecede şaşırtıcı değildi sonu itibariyle bile.
abartıldığı gibi türünün iyi ve modern bir örneği mi bilemedim.
ana karakterin fakirliğiyle ve bu zamana kadar fakir olmuş olmakla ilgili takıntısını, sade ve karanlık cazibesinin hemen her şeye sahipler tarafından bile kıskanılmasını ben ve çevremde de tezahür ettiği üzere çok insana dair buldum.
benim için özel ve tanımlanamaz bir dinamiğe sahip olduğum bir arkadaşım önermişti. arkadaşlığımızı birkaç kelimeyle anlatmam gerekirse düşünsel ve zaman zaman yorucu diyebilirim. ama kadeh tokuşturur gibi düşüncelerimi tokuşturabileceğim nadir insanlardan. zaman zaman birbirimizi ve yanlış konseptlerimizi düzeltmeyi denemekle zaman…devamıbenim için özel ve tanımlanamaz bir dinamiğe sahip olduğum bir arkadaşım önermişti.
arkadaşlığımızı birkaç kelimeyle anlatmam gerekirse düşünsel ve zaman zaman yorucu diyebilirim.
ama kadeh tokuşturur gibi düşüncelerimi tokuşturabileceğim nadir insanlardan.
zaman zaman birbirimizi ve yanlış konseptlerimizi düzeltmeyi denemekle zaman kaybetsek de yüzeylerde seyreden bir muhabbet değil.
üzerimde hegemonya kurmuyor (belki de kuramayacağı türden güçlü bir karakterim diyedir belki de denemiyor bile), beni besliyor (benim de onu beslediğime eminim).
benimle aynı yerlerden yara almamış olmasıyla aynı yerden ele almadığımız oluyor olayları.
ama maruz kaldığı hikayeler ve bu gibi tükettiği içerikler insanlarla iletişimdeki becerikliliğini törpülemiş gözlemlediğim kadarıyla.
belki benimkinin türünden acıyla, yoklukla erken yaşta tanış olmasa da ne olduğuyla ilgili empatik yaklaşabiliyor.
o yüzden onu her küçümser gibi olduğumda kendimi frenliyorum ve ona karşı belki de acımasız bir dürüstlüğüm var.
onun dürüst olup olmamasıyla veya beni sevip sevmemesiyle pek ilgilenmiyorum.
zihnimin irinli kıvrımlarını ona en rafine tabirlerle sunmaktan çekinmiyorum.
kızım ben internetin içine doğdum ve kendimi yetiştirdim, beni şaşırtamazsın demişti bir keresinde.
yargılamadığından emin olduğumdan değil içinde bir yerlerde öz yargıları olduğuna da eminim sadece olduğum halimi görmesi beni endişelendirmiyor bütün alaya alınır yönleriyle bile hikayeyi hiç değiştirmeden kucağına bırakıyorum.
ilk başta yanında kasılır mükemmeli oynamaya çalışırım muhtemelen diye düşünüp ondan kaçınırdım (çok farklı bir yol izlemiyorum şimdilerde)
birkaç kez masasına oturup eşlik ettiğimde de bazen karşımda kıpır kıpır bir çocuk imgesi görürdüm ve içimdeki pesimist yaşlıya göre ham gelirdi bahsettikleri.
bazen de kafamdaki ilginçliğini yitirir, sıradan herkes gibi kusurlu kendi gibi görmeye başlardım.
sonra aslında basit, anlamsız, çocukça ve gündelik şeylerden de bahsedebilmenin gerekliliğini, insana içkinliğini öğrendim.
illa bütünüyle kafa yorucu bir muhabbet sürdürmek gerekmediğiyle ilgili şeyler öğretti bana.
onla dedikodu yapmak hep keyifliydi.
bazen üzüldüğü şeylere kızardım ve iyi bir arkadaş çifti olmadığımıza kanaat getirirdim.
ama her seferinde bumerang gibi dönerdim, arardı gözlerim onu.
görece umut vadeder bir yerde olması sığ olduğu anlamına gelmiyordu ve çok nadir iki kelime etme fırsatı bulsak da ilk yetişkinlik yıllarımız için vizyon genişletici dokunuşlar oluyordu bu.
her ilişkiyi biraz pranga saydığım için beni dönüştürmesine hiç izin vermedim, özgün eylüle tapmasam da onu korudum.
o da bana hiç dokunmadı zaten, özel alanıma sonsuz saygıyla istediğim zaman gelip istediğim zaman gitmeme izin verdi.
greta’yı ne kadar sevdiğinden bahsederdi.
onun varoluş sancısını saatlerce dinleyebilirim,benimkine göre çok yabancı ve biraz da aristokratik bir yerden sesleniyordu bana ama kesinlikle dinlemeye değerdi.
çoğu zaman onun yalakası gibi hissettim,acaba olanı olduğu gibi mi yorumluyordum yoksa bine bin katarak onu bir kavram haline mi getiriyordum?
çoğu zaman onun gözünün içine bakarak onu yücelten cümleler sarf ettim, daha da kendine sarılmasını istedim.
ama bahsettiğim kişi o muydu yoksa hayalimdeki kişi miydi?
ya da belki bundan böyle beni etrafında tutmayı belki de sırf bu onaylamalarım için isterdi?
belki de onu ve hayatımdaki sevdiğim herkesi yüceltip kendime hakaret etmem aman kimse bana zarar vermesin ben zaten yerdeyim demenin bir yolu, bir korunma yöntemiydi.
kimseyle rekabet etmeyen, aciz ve görünmez olmayı dileyen bir varoluştu.
sayın izleyenler ben maç başlamadan havlu attım nolur bana dokunmayın.
hipodromunuzda koşamayacağım, bana bahisleri oynamayın.
ne yaptığımla ilgilenmeyin, yıkımım yakındır.
kendineliğime şahit olmayın.
beni kendinizle kıyaslamayın, yenilgilerin en şaşaalısı olarak ele alın.
isterseniz zorbalayın.
bakın şunlar çürüklerim, yamuklarım.
bakın şunlar yoksunluklarım, bakın şu ağır kan kokum.
bazen değersizlik hissimin pekiştireci, bazen tesellim oldu.
ama sanırım hayatımda bana daha iyi hissettirsin diye yok, ona ihtiyacım yok onun da bana yok ve bu çok güzel bir şey.
muhtemelen benim gördüğüm ve zikrettiğim kişi değildir ve zikrettiğim hali çok abartılı olup gülünçtür.
ve belki de hayalimdeki kavramın yalakası olmakla okeyimdir.
buraya kadar filmle alakalı olmayan bu analizimin üstüne şuan filmde tracy konumunda karşısındakine muhtemelen yersiz bir hayranlık duyarken bulduğumdan bahsettim kendimi.
ama aynı zamanda o şapşal beceriksizlik hali ve bir şey gerçekleştirememişliğiyle brooke gibiyim aynı zamanda.
bu filmi onun gözlerinden izlemeye çalıştım.
frances ha’ daki gibi orta yaş krizinde bir karakteri çok iyi canlandıran greta’nın filmlerimde tek sevmediğim kabullenilmiş çaresizlik kokuyor ve 30’ları o kadar lafa karıştırıcı ve şiirdeki gibi yolun yarısı edermiş gibi sunuyor ki bu çok endişe uyandırıcı ve tetikleyici benim için.
çok başları sayılmaz mı hayatın 30’lar?
büyük işlere imza atmak zorunda mı insan kendi süslü imzasıyla?
30’larına kadar başaramayışların abidesi olması bu kadar krize sokucu mu ele alınmalı?
filmin sonunda yeniden başlayabilirlikle ilgili sinyaller verilse de, üniversite okumak isteyen bir brooke’dan bahsedilse de yeterli mi bilmiyorum.
şuan tracy gibi biraz üçkağıtçılık yapıp arkadaşım hakkında karalıyorum.
ama bu hikayenin tracy’si bence ben değil o.
şapşal, özgün, başarısızlık hikayeme şahit olmak istedi ve onu kucakladım.
daha iyisine sahip değilim, asla bizi denk görsün istemem ve yerimden çok memnunum.
birbirimizin hayatında bir tehdit değiliz, beni iyileştirme sorumluluğu da yok.
epik bir sonumuz yok.
çok gündelik her şey.
diyalog dolu filmler seviyorum demişti.
ona dair bir filmdi.
kendin olmak yalnız kalmaya denk ne yazık ki çoğu zaman.
ve yerini bulamamış olmak.
değil 30’larında 20’lerinde bile kriz sebebi.
o da benim hakkımda yazmayı düşündü mü hiç ya da yazılarım hakkında ne düşünüyor bilmiyorum.
burayı güçsüz bilek kaslarımdan dolayı fiilen içine yazamadığım sanal bir journal olarak kullanmaktan memnunum.
bazen ondan çok daha büyük bir yaştaymışım gibi hissediyorum ama ona verebileceklerim hastalıklı.
onu hafife almamalıyım ondan da öğreneceğim çok şey vardır ama benim algılarım açık mı?
kendime soruyor kendim cevaplayamıyorum.
benim de brooke gibi cevaplara ve Ruh’un yol göstericiliğine ihtiyacım var.
kaybolmuş olmanın panzehirini arıyoruz birlikte.
ama bu simyacıların aradığı ölümsüzlük iksiri gibi ulaşılmaz bir idea.
bütün komik, yapışkan, dalgaya alınası yönlerimle beni kabul etmesi yetmeli şimdilik.
daha fazlasını aramıyorum, muhtemelen ileriye taşımaya da yeltenmeyeceğim.
bazen tükeniyor bazen çağlayan gibi coşuyorum.
zaten bana dair şey de bu.
kutupsallık.
ve bunu brooke’ un bir şeylerin sorumluluğundan sıyrılmak için annesinin ölümünü olur olmaz dillendirmesi gibi sürekli dillendiriyorum, kendimle taşıyorum zırh gibi.
trajedilerimiz hepimizin zırhı.
I think 'm sick, and I don't know if my ailment has a name. It's just me sitting and staring at the internet or the television for long periods of time, interspersed by trying to not do that and then lying about what I've been doing. And then I'll get so excited about something that the excitement overwhelms me and I can't sleep or do anything and I just am in love with everything but can't figure out how to make myself work in the world.
Sometimes I really just think I'm smarter and better than everyone else. Not necessarily with math or science, or whether something is "East" or "West", but pretty much with everything else
I want the whole deal. I want the dead-on-my-feet-wake-up-and-I'm-40. I've spent my whole life chasing after things and knocking at doors... and I'm tired of running towards people. I want to be the place that people come to. I want to make a home for all the knockers and runners. I'm good at that. I'm happy with that. I keep the hearth. That's a word, right? Hearth?
She was the last cowboy, all romance and failure.The world was changing, and her kind didn't have anywhere to go. Being a beacon of hope for lesser people... is a lonely business.
küçük bir kız çocuğuyken bir keresinde su fobisi olan anneme yüzme öğretmeye karar vermiştim, onu havuzun ortasına kadar getirmeyi başarmış sözde bizzat maruz bırakarak fobisini aşmasını sağlayacaktım. annem anlık bir denge kaybıyla panik olunca onun yakınında olan benim küçük omuzlarıma…devamıküçük bir kız çocuğuyken bir keresinde su fobisi olan anneme yüzme öğretmeye karar vermiştim,
onu havuzun ortasına kadar getirmeyi başarmış sözde bizzat maruz bırakarak fobisini aşmasını sağlayacaktım.
annem anlık bir denge kaybıyla panik olunca onun yakınında olan benim küçük omuzlarıma abandı bütün ağırlığıyla.
bir süre suyun altından onu taşıyarak köşeye getirebileceğimi düşündüm.
ama aklımdan milisaniyelik senaryolar geçerken üstümdeki cüsse beni boğuyordu.
su yutmaya devam ederken biraz refleksif biraz bilinçli bir hareketle annemi üstümden attım ve kendim kenara yüzdüm.
anca kendimi toparlayınca geri dönüp debelenen ve bir hayli su yutmuş annemi kenara çekebildim.
uçaktaki maskeyi önce kendine takma gerekliliği üzerine klişeyi bizzat deneyimledim.
şimdilerde de tıpkı o günkü gibi annemi üstümden atmam gerekiyor, üstümden ölü toprağını atar gibi.
anneni aşmak gerekiyor bir genç kadın olarak doğabilmen için ve onu evrimleştirmeye çalışmaktan ya da kendinle ileriye,güzele taşımaya çalışmaktan kaçınmak gerekiyor.
kendini annene karşı korumak.
acı bir tabir.
anneni yüz üstü bırakma cüretini gösterebildiğinde bu kararı verirken çektiğin zorlukla takas ediyorsun büyük başarıları. bizzat fark ettim bu terk edişte saklı olan şifayı.
değişmeye direnen ve kurtarılmaya müsait olmayan bir hayatı yitmeye, batmaya bırakabilmek gerekiyor.
bunun özgürleştirici etkisinin yanı sıra kabulleniş huzura erdiriyor.
vicdan azabı, burukluk gibi faktörler zaman zaman yokluyor.
ama kendini gerçekleştirmeye yaklaşmış olmakta teselli buluyor ve kapını çalan ‘keşke yapabilseydik’leri def ediyorsun.
gidiyorum yine anne.
kendim için.
umarım kendini seçer sen de iyileşirsin.
ipe sapa gelmez bukowski’nin tanrısı fante’den, birkaç kelimeyle leziz ama sonuyla ağızda acı tat bırakan bir yenik aşk hikayesi. bukowski de dağınıklığıyla,dobralığıyla, ayyaş dehasıyla bir nevi benim tanrım sayıldığı için onla ortak hislerle ayıla bayıla okudum. salma hayek ‘in başrolünde…devamıipe sapa gelmez bukowski’nin tanrısı fante’den, birkaç kelimeyle leziz ama sonuyla ağızda acı tat bırakan bir yenik aşk hikayesi.
bukowski de dağınıklığıyla,dobralığıyla, ayyaş dehasıyla bir nevi benim tanrım sayıldığı için onla ortak hislerle ayıla bayıla okudum.
salma hayek ‘in başrolünde olduğu pek bilinmeyen film uyarlamasını da listeme aldım umarım yakın tarihte karşılaştırma yapabilirim uyarlama ile orijinal hikaye arasında.
kimi zaman bir genç kadın olarak bukowski seven biri olmayı feminist kimliğimin kusurlu yanı olarak görüp utanç kaynağı olarak değerlendiririm. tartışmalı sivri dili,ithamları ile tanırız ne de olsa kendisini. ama yine de içindeki serseriye çekilen serseri yanımı kontrol edemem. kendi camiasında bana olduğu gibi gelen nadir isimlerdendir.
jung felsefesi veya mistisizm unsuru barındıran herhangi bir öğreti bana hep batıl gelmiştir, ama jung’un freud’a göre inanç olgusuna ve insan kalmaya daha bağlı olduğunu çıkararak ona saygı duyabiliriz. rüya tabirleri, mitler benim için psikoloji bilimiyle bu kadar içkin olacak…devamıjung felsefesi veya mistisizm unsuru barındıran herhangi bir öğreti bana hep batıl gelmiştir, ama jung’un freud’a göre inanç olgusuna ve insan kalmaya daha bağlı olduğunu çıkararak ona saygı duyabiliriz. rüya tabirleri, mitler benim için psikoloji bilimiyle bu kadar içkin olacak alt başlıklar değiller ama psikolojiyi fizikle harmanlama fikri oldukça bilimsel ve çözümcü geldi bana.
çift yarık deneyindeki gibi gözlemcinin konumunun önemini vurgulayıp bu deneyle, bilinçdışı şeyleri bilinç yüzeyine çıkarmak bağlamında benzerlik kurulması cidden dahiyane.
ayrıca jung’un anima ve animus arketipleri oldukça ilgi çekici ve günümüz insanına da dair geldi bana.
şu dişil/eril enerji muhabbeti mevzubahis ya hani.
uğraştığı şey bilim mi yoksa sanat mıydı kendisi bile şüphe etmiştir ama ruhçözümlemeciliğine çok şey kattığı bariz olan büyük bir ismi irdeledim ve çıkardığım şeylerden biri de
persona ve gölge arasında kurulması gereken denge haline birçoklarımızın ulaşamamış halde olup bocalamamızın temel sebebinin bu olduğudur.
gölgenin kişisel bilinçdışının karanlık koridorlarında gezinen kötücül bir hayalet gibi tanımlanmasına rağmen yaratıcı bir hale evriltilmeye açık olduğuna değinen yer çok güçlü bir kabullenme gerektiriyordu.
kendi epizodlarımda pekişen yaratıcılığımı aklıma getirdi direkt.
enantiodromia yani kutupluluk kendi içimde taşıdığımı bildiğim bir şey olmuştu hep ve bunu bir felsefe çerçevesinde okumak uyandırıcıydı.
herkesi kendi benzersiz imgelerinin, mesajlarının anlamını irdelemeye çağıran bir kitap ve bu benzersizliğe sui generis deyip herkesin yine kendi serüveninden sorumlu olduğunu hatırlatır.
bir personanızın olması ve kendini göstermesi başlı başına bir sorun değildir, yeter ki sadece göründüğümüz gibi olduğumuz fikrine kapılmayalım diye ekler jung.
bu ayrımı yapamayan bizleri tatsız çatışmalar beklemektedir.
ama her zaman her koşulda içe yönelmenin yeni bir yolu bulunabilir.
jung’un yalancısıyım, kendisi nedensellikten çok rastlantısallığa inandığı için ne kadar güvenilir bir kaynak bilemiyorum ama hangimiz entropiyi heyecan verici bulmuyoruz ki?
Dış dünya, içsel olanın yerini alamaz. Bu nedenle, dışsal olaylar açısından yaşamım zengin değil. Onlarla ilgili söyleyecek fazla bir sözüm de yok; anlatsam boş ve içeriksiz oldukları duygusuna kapılırım. Kendimi yalnızca içimde olup bitenlerle anlayabilirim. Yaşamımı benzersiz kılanlar onlar... Jung…devamıDış dünya, içsel olanın yerini alamaz. Bu nedenle, dışsal olaylar açısından yaşamım zengin değil. Onlarla ilgili söyleyecek fazla bir sözüm de yok; anlatsam boş ve içeriksiz oldukları duygusuna kapılırım. Kendimi yalnızca içimde olup bitenlerle anlayabilirim. Yaşamımı benzersiz kılanlar onlar...
Jung
kendinden bahset diye bir komut yöneltilirse bana nedense ben de benim dışımda gelişen olaylardan çok bendeki yankılardan dem vururken buluyorum kendimi ve bunun özel bir şey olmaktansa her insan için doğal olarak gerçekleşen bir şey olduğunu düşüyorum.
ben'in inşasında öznel hisler, yorumlar hizmet eder. başka'nın katkısı azdır. içkin olanın dışında çok şey deneyimleyememiş olmakla ilgili yakındığımda kendime jung'un felsefesinin mihenk taşı olan içe doğru yolculuğun daha önem taşıdığını hatırlatmaya çalışıyorum. hayattan geri düşmüş olduğum gibi bir yanılsamaya düştüğümde (ki bu çok sık başıma gelir hatta bu uygulamaya da mütemadiyen monologlarımla yansıtırım) tefekkür içindeki halimin zaman kaybetmiyor olduğunu dikte etmem gerekebiliyor.