İkiliyi sevdiğim için izledim yer yer güldürdü. Prensten etkilendiğim için beklentim yüksekti ama bana o etkisi geçmedi. İzlenecek bir şey bulamazsanız, boş vakitte çerez niyetine izlenir.
Batman hikayelerinde alıştığımız o "süper kahraman" illüzyonunu tamamen yıkan, adaletin ve insan sınırlarının nerede bittiğini sorgulatan sarsıcı bir yapım olmuş. Film boyunca Bane, Gotham’ı yok etmekten ziyade Bruce Wayne’in zihnindeki o "yenilmezlik" mitini parça parça söküyor. Bruce’un fiziksel olarak tükenişinden…devamıBatman hikayelerinde alıştığımız o "süper kahraman" illüzyonunu tamamen yıkan, adaletin ve insan sınırlarının nerede bittiğini sorgulatan sarsıcı bir yapım olmuş.
Film boyunca Bane, Gotham’ı yok etmekten ziyade Bruce Wayne’in zihnindeki o "yenilmezlik" mitini parça parça söküyor. Bruce’un fiziksel olarak tükenişinden öte; geçmişin vicdan azabıyla, kayıplarıyla ve taşımakta zorlandığı o ağır adalet yüküyle nasıl ezildiğine tanık oluyoruz. Kahramanlığı bir zırh değil, aslında kaçamadığı bir hapishane olarak yüzümüze çarpıyor. Bane’in kaba bir güçten öte, Bruce’un varoluşsal krizini kusursuz analiz eden bir trajedi mimarı olarak kurgulanması hikayeye müthiş bir derinlik katmış. İkinci ve üçüncü bölümlerini sabırsızlıkla bekliyorum.
Filmi yeni bitirme şansım oldu. Çizgi roman tarihinin en tartışmalı hikayelerinden birini beyazperdeye taşımak cesaret işi. Peter Parker’ın sırtındaki o ağır sorumluluk yükünü ve kaçınılmaz yalnızlığını iyi yansıtmışlardı. Karakterin fedakarlık temasını ve çaresizliğini görsellikten ziyade atmosferle hissettirmeyi başarmışlar. Çizgi romandaki…devamıFilmi yeni bitirme şansım oldu. Çizgi roman tarihinin en tartışmalı hikayelerinden birini beyazperdeye taşımak cesaret işi. Peter Parker’ın sırtındaki o ağır sorumluluk yükünü ve kaçınılmaz yalnızlığını iyi yansıtmışlardı. Karakterin fedakarlık temasını ve çaresizliğini görsellikten ziyade atmosferle hissettirmeyi başarmışlar. Çizgi romandaki bazı yerlerin kesilmesi daha iyi olmuş, böylelikle olgun bir dramatik yapıya oturtulması filme büyük artı katmış. Tom Holland, örümcek serisinin en iyi filmiydi.
Filmin içindeki olayları , günlük hayatta olan saplantılarla kıyaslacağım. Manipüle Edilmiş İlgi (Algoritma ve Sosyal Medya Saplantısı): Filmde: Bear, Nikki'nin sevgisini doğal yollarla değil, kestirme bir yöntemle "satın alır". Hayatta: Biz de sosyal medyada veya ilişkilerimizde bir kitleyi/kişiyi bağlamak için…devamıFilmin içindeki olayları , günlük hayatta olan saplantılarla kıyaslacağım.
Manipüle Edilmiş İlgi (Algoritma ve Sosyal Medya Saplantısı):
Filmde: Bear, Nikki'nin sevgisini doğal yollarla değil, kestirme bir yöntemle "satın alır".
Hayatta: Biz de sosyal medyada veya ilişkilerimizde bir kitleyi/kişiyi bağlamak için filtresiz, manipülatif kestirmelere başvururuz. Ancak karşı tarafın ilgisini algoritmik ya da taktiksel olarak zorla çekmeye çalıştığımızda, elimize geçen şey sağlıklı bir bağ değil; bizi boğan, her an takip eden, tüketen toksik bir dijital darlık olur.
Doğallığı Bırakıp "Fikir" ya da "Proje"ye Âşık Olmak:
Filmde: Bear aslında gerçek Nikki’ye değil, zihninde yarattığı "bana aşık Nikki" hayaline saplantılıdır. Kız bu kalıba zorla sokulduğunda insanlığını kaybeder.
Hayatta: Günlük hayatta partnerimizi, işimizi ya da bir hayalimizi olduğu gibi değil, kendi kafamızda idealized ettiğimiz haliyle severiz. Karşı tarafı kendi "dileğimize" uydurmaya çalıştıkça hem karşımızdakinin özgünlüğünü öldürürüz hem de kontrolümüzden çıkan o "mükemmel ideanın" esiri oluruz.
"Daha Fazlası" ve Sınırsızlık-Doyumsuzluk:
Filmde: Dilek dilerken sınır koymayan Bear, sevginin fazlasının boğucu bir cehenneme dönüşeceğini hesaba katmaz.
Hayatta: Günlük yaşamda kariyer, para, beğeni ya da ilgi odaklı takıntılarımızda hep "biraz daha fazlasını" isteriz. Sınır çizmediğimiz her hırs, zamanla bizi besleyen bir araç olmaktan çıkıp hayatımızı felç eden bir Nikki’ye dönüşür.
Rıza ve İrade Kaybı:
Filmde: Nikki kâbusun ortasında uyanıp "Ben hiçbir zaman seninle olmadım ki" der.
Hayatta: Bir şeye aşırı saplandığımızda, ipin ucunun kaçtığını ve artık kendi kararımızı veremediğimizi hissederiz. Bir nevi kendi zihnimizin içinde kiracı durumuna düşeriz.
Bir sineği “tabiat yaptı” desek; gözlerini, kanatlarını, ayaklarını, ağız ve sindirim sistemini, sinir sistemini, dolaşımını ve uçma mekanizmasını ayrı ayrı ve kusursuz şekilde yapabilecek kalıplara, makinelere ve bilgiye sahip olması gerekir. Bu yalnızca bir sinek için böyle. Peki milyonlarca, milyarlarca…devamıBir sineği “tabiat yaptı” desek; gözlerini, kanatlarını, ayaklarını, ağız ve sindirim sistemini, sinir sistemini, dolaşımını ve uçma mekanizmasını ayrı ayrı ve kusursuz şekilde yapabilecek kalıplara, makinelere ve bilgiye sahip olması gerekir.
Bu yalnızca bir sinek için böyle. Peki milyonlarca, milyarlarca sineği düşünelim. “Hepsini tabiat yaptı” dersek, bütün bu sinekleri sürekli ve kusursuz şekilde üretecek sayısız fabrika ve makineyi de tabiata vermemiz gerekir. Üstelik bu düzenin yalnızca bir yerde değil, dünyanın her tarafında kesintisiz devam ettiğini düşünelim.
O hâlde yaratıcıyı inkâr etmek, kolay yolu seçmek değildir. Tam tersine, çok daha karmaşık, akıl almaz ve imkânsız bir yolu kabul etmektir.
Çünkü bir sineği bile yaratamayan tabiata, milyonlarca sineği yaratma kudretini vermek; sonra da o tabiatın kendisini nasıl meydana geldiğini açıklamaya çalışmak, problemi çözmek değil, daha da büyütmektir.
Kısacası: Allah’ı inkâr etmek insanı kurtarmaz; aksine insanı, yaratılmışların ardındaki sonsuz düzeni açıklamak için daha büyük ve imkânsız varsayımlara mahkûm eder. Bu yüzden insan, inkâr ile en çok kendine zulmeder.
Risale-i Nur üzerine kendi düşüncelerimle eklendi…
Kitabı okurken insanlık tarihine sadece bir tarih anlatısı olarak değil, insanın nasıl bugünkü haline geldiğini anlamaya çalışan bir yolculuk olarak baktım. Neandertallerden Homo Sapiens’e, bilişsel devrimden tarım devrimine, dinlerin ve imparatorlukların ortaya çıkışından bilimsel devrime kadar insanlığın geçirdiği büyük dönüşümleri…devamıKitabı okurken insanlık tarihine sadece bir tarih anlatısı olarak değil, insanın nasıl bugünkü haline geldiğini anlamaya çalışan bir yolculuk olarak baktım. Neandertallerden Homo Sapiens’e, bilişsel devrimden tarım devrimine, dinlerin ve imparatorlukların ortaya çıkışından bilimsel devrime kadar insanlığın geçirdiği büyük dönüşümleri oldukça etkileyici buldum.
Özellikle küçük topluluklar halinde yaşayan ilk insanlardan, milyonlarca insanı aynı ortak inançlar ve hayaller etrafında bir araya getiren modern toplumlara nasıl ulaştığımız düşündürücü. Din, para, devlet ve millet gibi kavramların insanları bir arada tutmadaki rolünü görmek, bugün doğal kabul ettiğimiz birçok şeyin aslında insan zihninin ve ortak kabullerinin ürünü olduğunu fark ettiriyor.
Tarım devriminin insanlık için gerçekten bir ilerleme olup olmadığı ve bilimsel devrimle birlikte insanın dünyaya bakışının nasıl değiştiği üzerine düşündüren birçok bölüm var. Kitabı okurken zaman zaman şu soruyu kendime sordum: İnsan dünyayı değiştirdikçe gerçekten daha mı mutlu oldu, yoksa sadece daha karmaşık bir hayat mı kurdu?
Kitapta beni etkileyen en önemli cümle şu oldu; “Yalandan farklı olarak, hayali gerçeklik, herkesin inandığı bir şeydir ve bu ortak inanç sürdüğü sürece hayali gerçeklik dünyada belli bir güce sahiptir”.
Bence Sapiens’in en güçlü tarafı, geçmişi anlatırken bugünü sorgulatması. İlk insanlardan modern insana uzanan bu hikâye, aslında biraz da “İnsan nedir ve bizi biz yapan şey nedir?” sorusunun hikâyesi.
“İnsan hakikati bulmak için bütün dünyayı okudu; sonunda hakikatin, kendisini okumaya çağıran bir kitapta ona seslendiğini fark etti.” İnsanoğlu tek bir sorunun peşinden binlerce kitap, yüzlerce düşünce ve sayısız araştırmanın içine girer: Hakikat nedir? Bilimle evreni, tarihle insanı, felsefeyle düşünceyi,…devamı“İnsan hakikati bulmak için bütün dünyayı okudu; sonunda hakikatin, kendisini okumaya çağıran bir kitapta ona seslendiğini fark etti.”
İnsanoğlu tek bir sorunun peşinden binlerce kitap, yüzlerce düşünce ve sayısız araştırmanın içine girer: Hakikat nedir?
Bilimle evreni, tarihle insanı, felsefeyle düşünceyi, dinlerle inancı anlamaya çalışır. Fakat belki de insanın asıl yanılgısı, hakikati yalnızca kendi aklıyla bulabileceğini sanmasıdır. Çünkü akıl hakikate giden yolu arayabilir; fakat hakikatin kendisini insana açması gerekir.
Peki hakikat nasıl kendini açacak insana?
İşte burada hakikati bulmak için yalnızca aklıyla yola çıkmaz. Hatta, İbn-i Sina gibi bir dâhi-yi hikmet, اَلْحَشْرُ لَيْسَ عَلٰى مَقاَيِيسَ عَقْلِيَّةٍ demiş; “İman ederiz, fakat akıl bu yolda gidemez” diye hükmetmiştir. Bu yolda; Akıl, kalp, ruh, sır, vicdan, hayal ve sayısız latife kendi dilleriyle hakikati arar.
İnsan dış dünyayı araştırdıkça, aslında kendi içindeki bu farklı pencerelerden de bakmaktadır. Fakat bütün bu kabiliyetler hakikati arayabilir; hakikati kendi başlarına yaratamazlar. Hakikatin nihai kaynağı yaratıcıdır ve O’nun bildirmesiyle insan hakikate ulaşabilir. Bu sebeple Kur’an, insanın yalnızca aklına değil, bütün varlığına hitap eden ilahî bir nurdur.
Bunca yıllık okumam tecrübelerim beni bu yola soktu.
Spoiler içeriyor
Orman burada yalnızca bir mekan değil; insanın bütün güvenlik duygusunu elinden alan, onu kendi sınırlarıyla yüzleştiren bir karakter gibi. Yossi’nin arkadaşlarından kopup ormanın içinde tek başına kalmasıyla film de değişiyor. Açlık, susuzluk, yaralar ve yönünü kaybetmek bir yana, asıl mücadele…devamıOrman burada yalnızca bir mekan değil; insanın bütün güvenlik duygusunu elinden alan, onu kendi sınırlarıyla yüzleştiren bir karakter gibi.
Yossi’nin arkadaşlarından kopup ormanın içinde tek başına kalmasıyla film de değişiyor. Açlık, susuzluk, yaralar ve yönünü kaybetmek bir yana, asıl mücadele insanın zihninde başlıyor. Bir noktadan sonra mesele ormandan çıkmak değil, yaşamaya devam etmek için bir sebep bulmak oluyor.
Özellikle nehirde sürüklenirken yaşadığı çaresizlik ve yaralı hâlde ormanda ilerlemeye çalışması, insan bedeninin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor. Buna rağmen zihnin ( devam et ) demesi filmin en güçlü taraflarından biri.
Film bana biraz şunu düşündürdü: İnsan doğayı kontrol ettiğini sandığı sürece güçlü, doğanın karşısında gerçekten yalnız kaldığında ise kendisiyle baş başa kalıyor.
Çok derinlikli bir film olduğunu söyleyemem ama atmosferi, gerçek olaylardan beslenmesi ve özellikle ikinci yarıdaki hayatta kalma mücadelesi nedeniyle ben beğendim. Fena değildi. 7/10
Diziyi izlerken kesinlikle Game of Thrones ve House of the Dragon gibi yapımlarla kıyaslamamak gerekiyor. Hikaye daha sade alıştığımız görsel ihtişamdan çok karakterlerin ahlaki ve insani taraflarına odaklanıyor. Westeros evrenine alışmış insanlar için daha büyük olaylar beklendiği için sıkıcı gelebilir.…devamıDiziyi izlerken kesinlikle Game of Thrones ve House of the Dragon gibi yapımlarla kıyaslamamak gerekiyor. Hikaye daha sade alıştığımız görsel ihtişamdan çok karakterlerin ahlaki ve insani taraflarına odaklanıyor. Westeros evrenine alışmış insanlar için daha büyük olaylar beklendiği için sıkıcı gelebilir. Hikaye yavaş ilerliyor karakter tanıtımları sade tempo daha yavaş.
Kendi açımdan söylemem gerekirse, A Knight of the Seven Kingdoms bana Westeros’un epik tarafını değil, daha insani ve kırılgan tarafını gösteren bir anlatı gibi geldi. Belki görsel olarak daha sakin ama karakter açısından daha samimi bir hikâye anlatmaya çalışıyor. Bu yüzden diziyi izlerken büyük savaşlardan çok, şövalyelik idealinin yavaş yavaş nasıl anlamsızlaştığını izliyormuşum gibi hissettim.
Karakter seçimleri çok iyi analize edilmiş. Özellikle Egg karakteri tam oturmuş. Bölümleri 30 ar dakika olduğu için tek sezonu bir günde bitirdim. Aksiyon sahneleri izlerken beni yorduğu için bu dizi bana iyi geldi. İkinci sezonu bekliyorum.
Not: Ayrıca yan karakterlerden oluşan diziler dikkatimi çeken olay küçük bir çocukla yetişkinin dostluğu üzerine bu tarz diziler Daha popüler. Star Wars evreninde olan The Mandalorian da bende aynı duyguyu oluşturmuştu.
Victor Frankenstein klasikleşen çılgın bilim insanı olarak değil; kayıplarıyla baş edemeyen, ölümü yenmeye takıntılı biri olarak çıkıyor. Ancak film asıl gücünü yaratık karakterinde buluyor. İlk başta ürkütücü görünen bu varlık, ilerledikçe trajik ve empati uyandıran bir karaktere dönüşüyor. Film açıkça…devamıVictor Frankenstein klasikleşen çılgın bilim insanı olarak değil; kayıplarıyla baş edemeyen, ölümü yenmeye takıntılı biri olarak çıkıyor. Ancak film asıl gücünü yaratık karakterinde buluyor. İlk başta ürkütücü görünen bu varlık, ilerledikçe trajik ve empati uyandıran bir karaktere dönüşüyor. Film açıkça “Canavar kim?” sorusunu soruyor.
Filmin temposu yavaştı. Diyaloglar yer yer teatral bir tonda ilerliyor ve bazı sahneler uzatılmış hissi veriyordu. Ancak atmosfer ve oyunculuklar bu yavaşlığı büyük ölçüde dengeliyor. Film bittiğinde bir hüzün bırakıyor.
Güçlü görsel atmosferi vardı , yaratık karakteri duygusal derinliği insana işliyordu. Yavaş temposu olmasına rağmen izlettiriyor.
Film bittikten sonra şunu düşündüm , acaba canavara hak verirken dış görünüş benim için ne ifade ediyor sorusunu düşünmekten alıkoyamadım kendimi. Yaratıcının yarattığı şeyi yok etmeye çalışması ona olan ilgisini kaybetmesi vurdumduymazlığı kendi çıkarlarını düşünmesi çok mükemmeldi ayrıca çekim açıları sahnelerin ambiyansı tamamıyla karanlık ambiyans yerine daha loş sisli ortam kullanılması , yaratılan varlığın kendine bir Havva istemesi ve finalde yaratıcının tüm egosuna karşı onu affetmesi. İyi seyirler…