Milattan önce 45.000. Karanlık bir gece. Ateşe yakın duran bir Neandertal ailesi birbirine bakıyor; soğuk, sessizlik ve hayatta kalma içgüdüsü. Binlerce yıl sonra 2025 yılındayız. Başka bir insan aynı havayı soluyor; artık mağara yok, modern daireler, apartmanlar var. Daha da…devamıMilattan önce 45.000. Karanlık bir gece. Ateşe yakın duran bir Neandertal ailesi birbirine bakıyor; soğuk, sessizlik ve hayatta kalma içgüdüsü. Binlerce yıl sonra 2025 yılındayız. Başka bir insan aynı havayı soluyor; artık mağara yok, modern daireler, apartmanlar var. Daha da ileride, 2417 yılında bir uzay aracının içindeki insanlar başka bir yıldıza doğru yol alıyor. Üç hikaye, ilk bakışta birbirinden kopuk gibi görünse de aslında aynı temanın etrafında dönüyor: bağ kurmak, hayatta kalmak ve bilgiyi gelecek nesillere aktarmak.
Film, insan hikayesini anlatmaya başlamadan önce evrenin doğuşuna gidiyor. Büyük Patlama’dan yıldızların ve elementlerin oluşumuna, DNA’nın ortaya çıkışıyla hayatın başlamasına kadar uzanan iki dakikalık hızlı bir montaj izliyoruz. Bu sahneler, insanın aslında milyarlarca yıllık kozmik zincirin bir halkası olduğunu hatırlatıyor ve filmin ana fikrini kuruyor: insan hikayesi, evrenin dev hikayesi içinde küçücük bir an. Bu sahne aynı zamanda The Tree of Life ve 2001: A Space Odyssey’e bilinçli bir saygı duruşu gibi.
In the Blink of an Eye, klasik bir hikaye anlatmaktan çok duygu, düşünce ve zaman algısı üzerine kurulu bir film. Sinematik bir deneme adeta. Hikayeyi doğrusal bir şekilde ilerletmek yerine izleyiciyi zaman, evrim ve insanlık üzerine düşünmeye davet eden bir anlatım tercih ediyor. Biraz felsefi, biraz da deneysel bir tonu var. Yönetmen Andrew Stanton, büyük bir fikir etrafında dolaşıyor: insanlık, kozmik ölçekte göz kırpması kadar kısa sayılan anlardan oluşan uzun bir zaman yolculuğudur.
Filmin en güçlü yanı, zamanın büyüklüğü ile insan hayatının küçüklüğü arasındaki kontrastı hissettirmesi. Tek bir sorunun peşine düşüyor: zamanın içinde insan olmak ne demek? Zamanın akışı içinde insanın yerini, sevginin ve merakın bizi nasıl ileri taşıdığını anlatmaya çalışıyor. Üç zaman dilimini birbirine bağlayan sembolik fikir de filmin en hoşuma giden taraflarından biri oldu.
Filmi izlerken şu düşünce aklımdan hiç çıkmadı: insanlık ne kadar ilerlerse ilerlesin, Neandertal ateşinin etrafında toplanan o ilk aile ile uzay gemisinde yolculuk eden insanlar arasında görünmez bir bağ var. In the Blink of an Eye işte o bağı hissettiren filmlerden biri.
In the Blink of an Eye çoğunluğa hitap etmeyebilir, belki kusursuz da değil; ama, büyük sorular sormaya cesaret eden bir film. Bizim yaşadığımız hayat, koca zaman çizelgesinde ne kadar büyük bir yer kaplıyor? Belki de cevabı çok basit… Bir göz kırpması kadar.