Aslı Özge’nin Faruk filmiyle buluşmam, bir arkadaşımın film ile ilgili yorumunu okuduktan sonra oldu. Filmin her bir karesinde, 80’li yaşlarını süren ve yalnız yaşayan annemi, İstanbul’u, annemin yıkılan evini, benim çoğunlukla uzaktan ancak telefonla dâhil olabildiğim, yaklaşık 10 yıl önceki…devamıAslı Özge’nin Faruk filmiyle buluşmam, bir arkadaşımın film ile ilgili yorumunu okuduktan sonra oldu.
Filmin her bir karesinde, 80’li yaşlarını süren ve yalnız yaşayan annemi, İstanbul’u, annemin yıkılan evini, benim çoğunlukla uzaktan ancak telefonla dâhil olabildiğim, yaklaşık 10 yıl önceki kentsel dönüşüm sürecinin içinde kendimi buluverdim.
Aslı Özge’nin çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği evin kentsel dönüşüme kurban edildiği yıllar ile annemin kentsel dönüşüm sürecinin başladığı yıllar benzer. Hatta semt olarak da oldukça yakın yerler. Böyle olunca film ile kurduğum bağ da çok yüksek oldu.
Yaşlılık, çaresizlik ve İstanbul’a yapılan ihanet. Tüm bunları yaklaşık bir on yıl sonra tekrardan ve dışarıdan izlemek de beni epey bir bunalttı. Dolayısıyla, tanıtımına da illaki kendi yaşadıklarımı, duygu ve düşüncelerimi koymadan edemedim.
Filmi kısaca özetlemek gerekirse, 90’lı yaşlarını sürmekte olan Faruk, İstanbul’da tek başına yaşamaktadır. Neredeyse her İstanbullunun, bir gün zorunlu olarak karşı kalacağı, kentsel dönüşüm (rantsal dönüşüm demek daha doğru) zorbalığıyla mücadele zamanı, onu oldukça geçkin bir yaşında yakalamıştır. Yönetmen olan kızı Özge ise yurtdışında (Almanya), çekmekte olduğu filmiyle ve finansal sorunlarla uğraşmaktadır.
Film içinde filme dönüşen bir kurgu yapılmış. Bu açıdan filmi çok başarılı ve samimi buldum. Yönetmenin ve çekim ekibinin filme dâhil olduğu sahneler muzip ve sıra dışıydı. Oyuncular çoğunlukla amatör, başoyuncu Faruk’ da, yönetmenimizin babası.
Film de kente yapılan ihaneti, bu şehirde yaşayan yaşlı bir adamın duygu ve sıkıntılarını, baba-kız ilişkisinin güzelliğini izliyorsunuz. Bir taraftan da yönetmenimizin incelikli dokundurmaları vardı.
Örneğin, evin yakınındaki Özgürlük Parkına cami ve Avm yapılmasına karşı, aktivistlerin yaptığı eylemde, bir kadının uçuş-uçuş kırmızı elbiseli görüntüsü, Taksim Gezi Parkı direnişindeki kırmızılı kıza bir göndermeydi. İhaleyi alan firmanın isminin Saray olması, apartmana ruhsat alınıncaya kadar alt kısmın mescit olarak gösterilmesi gibi, gibi…
Kızının son sekansta söyledikleri ise, mutenalaştırmanın etkilerini, sınıfsal değiş tokuşu tam olarak hissetmemizi sağlıyor. “Baba sen zaten hep deniz kenarında bir yerde oturmak isterdin.”
Mütenalaştırma ile ilgili şöyle bir şey okumuştum “Değeri artan mülkiyetin eski kullanıcıları, bu artan değeri artık karşılayamadıkları için yerinden edilerek, kentin daha ucuz ve merkeze daha uzak yerlerine taşınmaktadırlar. Yeni orta sınıf ise mutenalaşan bu mekân içinde merkezileşmeye başlar.”
Yıkıma en isteklilerden olan Nurdan Hanım karakteri (benim uzaktan methini duyduğum annemin komşusu ile benzer bir tipleme), alaycı gülümsemesi ve sakin görünümüyle müteahhidimiz, yaşlıların akıl sağlığı alma rapor sahneler, yaklaşık 10 sene önceki hayatımızdan bir parçaydı.
Berlinale’den FIBRESCI ödülüyle dönen film, ayrıca Tetouan International Mediterranean Film Festival’inden de Faruk karakteriyle en iyi oyuncu ödülünü alıyor.
Filmin kurgusu, senaryosu, bizleri anlatan hikâyesi, amatör oyuncuların ustalıklı oyunlarını görmek için bu filmi izleyin derim.
Ne diyelim Faruk’un yolu açık olsun. Nice festivallere katılsın, nice ödüller alsın.