Sen her şeysin. Her şey olduğunu biliyor musun? Her şeysin, her şey. Dünyanın yaradılışından beri var olan ilk kadınsın. Annesin sen, kardeşsin, sevgili, arkadaş, melek, şeytan, toprak, yuva. Evet işte tam bu : yuva! .. " La Dolce Vita /…devamıSen her şeysin. Her şey olduğunu biliyor musun? Her şeysin, her şey. Dünyanın yaradılışından beri var olan ilk kadınsın. Annesin sen, kardeşsin, sevgili, arkadaş, melek, şeytan, toprak, yuva. Evet işte tam bu : yuva! .. "
La Dolce Vita / Federico Fellini (1960)
Sinemayı eğlencelik saymayan, teknik anlamda da meraklılar için çok önemli bir film. Bir tablonun içinde, ressamın duygu dünyası ile geziyorsunuz, görüntüler ve ışığın kullanımı çok etkileyici. Lech Majewski’nin 2011 yapımı sıra dışı filmi ‘The Mill and The Cross’ sanatın iki…devamıSinemayı eğlencelik saymayan, teknik anlamda da meraklılar için çok önemli bir film. Bir tablonun içinde, ressamın duygu dünyası ile geziyorsunuz, görüntüler ve ışığın kullanımı çok etkileyici.
Lech Majewski’nin 2011 yapımı sıra dışı filmi ‘The Mill and The Cross’ sanatın iki ana damarını iç içe geçiren farklı bir deneyim. Değirmen ve Haç isimli bu şaşırtıcı film, seyirciyi yüzyıllar öncesine götürüp, hem tarihe şahitlik ediyor hem de izleyiciyi bir sanatçının ruh dünyasının eşiğine iliştirip, o muazzam eserleri nasıl yaptığını hissettirmeye çalışıyor.
Filme geçmeden önce kahramanının gerçek öyküsüne bir göz atmak yararlı olacaktır.
Bir çığır açan ressamdır Flaman Pieter Brueghel. (Sonradan isminden ‘h’yi çıkarıp atmış, resimlerini Bruegel olarak imzalamıştır) Akla ziyan detaycılığı, perspektif tercihleri ve renk seçimiyle Kuzey Avrupa resminin ustalarının önde gelenidir.
Fransa ve İtalya’ da bulunduktan sonra 1551’ de ressam loncasına “usta” olarak kabul edileceği Antwerp’ e geçmiş. İlk manzara resimlerini buralarda yapıyor ve ünlü minyatürcü Giulio Clovio ile tanıştı ve beraber çalışıyor Brueghel. İtalya hayatının Brueghel’in ruh dünyasını ciddi anlamda şekillendirdiği söylenir. Nitekim 1556 yılından sonra öğretici ve ahlakçı konulara ağırlık verdiğini görüyoruz. Bu eserlerinde o devirde pek bir moda olan düşsel ve grotesk üslubu kullanıyor. 1558 yılından sonra Brueghel kendini tümüyle yağlıboya resmine verdi söyleniyor. Hollanda Atasözleri, Karnaval ile Büyük Perhiz Arasındaki Savaş ve Çocuk Oyunları adlı eserleri önemli örneklerden oluyor.
Anversli zengin bir koleksiyoncu olan Nicleas Jonghelinck, 1566’ya değin Bruegel’in 16 tablosunu satın alarak sanatçının en büyük koruyucusu oluyor. Sanatçı 1564-1565 yıllarında İtalya sanatının özellikle de Raffaello’nun etkisinde kalarak resimlerindeki figürlerin sayısını azalttığını görüyoruz. Ancak 1565’te ünlü Ayların Ekmeği adlı dizisiyle yeniden manzara resimlerine dönüş başlıyor.
Otoriteler son derece iyi bir gözlemci olan Brueghel’in, hayattaki her ayrıntıyı saptayarak çeşitli resimlerinde ve oymabaskı dizilerinde kullandığını söylemesinin en önemli sebebi olarak, Erdemler adlı iki oymabaskı dizisinde olduğu gibi dinsel nitelik taşımakla birlikte, din dışı toplumsal yergileri konu alan yapıtlara yer vermesine bağlıyorlar. Brueghel’in 16.yüzyıldaki yapıtlarında, Flaman manzara geleneğinden ve Tiziano ile öbür Venedik manzara resimlerinden çok şey aldığını ama bu etkilerin tümünü aşabilmiş bir manzara ressamı olduğunu ortaya koyuyor.
Bu sıra dışı ressamın Babil Kulesi adlı tablosu da (1996) filme alınmıştı. Son olarak Polonyalı yönetmen Lech Majewski, büyük ustanın Çarmıha Gidiş adlı tablosunu film yaptı. The Mill and The Cross (Değirmen ve Haç) için sadece film demek yeterince açıklayıcı olmayacaktır, zira Değirmen ve Haç sıradan bir sinema filmi sayılmayacağı gibi, klasik seyir zevki bağlamında belki film bile sayılmayabilir.
Tess, yıllar önce izlediğim bir film. Çok söz ettirmişti. İzlediğimde ilginç gelmişti. Tess için üzülmüş, ağlamıştım. Bugün ülkemde hâlâ var olan ve varlığından utanç duyduğum konular. Kadının hâlâ adı yok. Hiç mi yol almadık? Aldık tabiî ama yeterli değil. Cehalet,…devamıTess, yıllar önce izlediğim bir film. Çok söz ettirmişti. İzlediğimde ilginç gelmişti. Tess için üzülmüş, ağlamıştım.
Bugün ülkemde hâlâ var olan ve varlığından utanç duyduğum konular. Kadının hâlâ adı yok. Hiç mi yol almadık? Aldık tabiî ama yeterli değil. Cehalet, hırs bir türlü baş edemediğimiz ve bizi sürekli geriye çeken konular.
Tam bir sinemasever filmi bu. Hele Nicolas Cage hayranıysanız tam size göre. Sinemalarda 'Yetenekli Bay Cage' adıyla gösterilen yapım, ünlü aktörün karşı konulmaz cazibesinden hareketle onun onun özel yaşamı ve kariyeri üzerinden ilerleyen eğlenceli bir kurgu hikaye anlatıyor. Yetenekli Bay…devamıTam bir sinemasever filmi bu. Hele Nicolas Cage hayranıysanız tam size göre. Sinemalarda 'Yetenekli Bay Cage' adıyla gösterilen yapım, ünlü aktörün karşı konulmaz cazibesinden hareketle onun onun özel yaşamı ve kariyeri üzerinden ilerleyen eğlenceli bir kurgu hikaye anlatıyor.
Yetenekli Bay Cage / The Unbearable Weight of Massive Talent özgün adının ifade ettiği üzere çok yetenekli bir Hollywood yıldızının (yani Nicolas Cage’in) karşı konulmaz cazibesi üzerinden ilerleyen şirin mi şirin bir sinemasever filmi. İkinci uzun metrajını çeken Tom Gomican ile senaryoyu birlikte kaleme aldığı kankası Kevin Etten belli ki sıkı hayranlar. Ünlü aktörün sinema kariyeri ve özel hayatından yola çıkan projelerini yazarken onun olan bitenden haberi yokmuş. Bir söyleşilerinde tek istediklerinin Cage ile aynı masada salata yemek olduğunu ifade eden genç sinemacılar, bitmiş senaryo yapımcı şirketlerin ilgisini çekince biraz da korka korka aktörün kapısını çalmış. Sonunda salatayı da yemişler yıldız oyuncu projeyi onaylayarak yer almayı kabul etmiş.
Film ünlü oyuncunun şimdideki kariyer endişeleri üzerinden başlıyor ve onun göz kamaştıran performanslarına taş çıkartan bir deli maceraya doğru yol alıyor. 60’ına merdiven dayamış olan Nicky Cage gerek özel hayatında gerekse film kariyerinde sıkıntılı günler geçirmektedir. Bir yandan ayrılmış olduğu karısından olma kızının 16 yaş ergenlik problemleri, öte yandan önüne gelen her teklifi kabul ettiği gerekçesiyle aldığı eleştirilerle bunalmıştır. Şöyle bir arabasına kurulup nostaljik rock grubu ‘Creedance Clearwater Revival’dan ‘Down on the Corner’ ile dağıtmaya çalışırken yanı başında bitiveren genç replikası Nicky (oyuncunun bilgisayar marifetiyle yaratılmış, 1990 yapımı David Lynch filmi Vahşi Duygular / Wild at Heart’tan fırlamış hali) görkemli bir film yıldızı gibi seçimler yapmadığı, çok film çektiği ve seyirciye kendini özletmesi gerektiği konusunda sert uyarılarını sürdürür. Ancak Los Angeles’ın lüks otellerinden birinde yaşayan Nick yüksek harcama alışkanlıkları nedeniyle biriken borçlarını kapatmak ve bunun için de sürekli çalışmak zorundadır.
Bu noktada menajerinden gelen cazip bir teklife önce burun kıvırır, daha sonra 1 milyon papel karşılığında Mayorka’da lüks bir malikanede düzenlenen doğum günü partisine katılmayı gönülsüzce de olsa kabul eder. Oyuncunun hayranı sinema sevdalısı davet sahibi Javi Gutierrez kendi yazdığı hikâyenin filme alınması için ünlü aktörü ikna etmeye çalışır bu arada, ancak işler göründüğü gibi değildir. İspanyol zenginin uluslararası bir silah kartelinin başı olduğu ve kaçırılan Katalan başkan adayının kızını tutsak ettiği bilgisinden hareketle malikaneyi gözetim altına alan CIA ajanları Nick ile irtibata geçecek ve tehlikeli macera başlayacaktır.
Filmin Cage’in kariyeri boyunca yer aldığı aksiyon filmlerinin izini süren bir yapısı olduğu doğru. Gönül çelici yanı, zekice yazılmış senaryo metninde onun kariyerinin Con Air, Rock, Guarding Tess gibi önemli parçalarından bölümlere ve çeşitli anekdotlara yer verilmesi. Tanınmış aktörün kendisi ve özel hayatı ile ilgili makara yaptığı bölümler, 100 küsur yıllık Alman sessiz sinema klasiği Dr. Caligari’nin Muayenehanesi’ne olan tutkusu, tek tek adlarını saydığı John Cassavetes, Alejandro G. Iñárritu ya da Lars von Trier gibi auteur yönetmenlerle çalışma arzusu, sinemasever keyfiyle izlenen filmin tuzu biberi olmuş. Nick’in gençlik replikası Nicky’nin Fransız öpücüğü ile kendine gelmesi ya da bedenine yanlışlıkla zerk ettiği zehirin etkisi ile yere düştüğü sırada motor talimatıyla ayağa fırlaması onun tutkulu oyunculuğunu hicveden çok hoş sahneler olarak akılda yer ediyor. Narcos dizisinde Pablo Escobar’ın Medellin kartelini araştıran Amerikalı narkotik büro ajanı olarak izlediğimiz Pedro Pascal, İspanyol kankada başarılı bir eşlikçi olarak dikkat çekiyor. Sondaki Demi Moore sürprizini ise izleyecek olanlara bırakalım.
Başta da söylediğim gibi Amerikan sinemasını sevenler ve Nicolas Cage hayranları için kaçmaz bir film bu. Yıldız oyuncuya gelince, o art arda film çevirmeyi sürdürüyor. Taze bir bağımsız sinemacının (Michael Sarnoski) imzasını taşıyan, 29 Mayıs’tan itibaren bizde de gösterime girecek olan Domuz / Pig’de onu bambaşka bir kompozisyonda izleyeceğimizi şimdiden müjdeleyelim.
Misery (1990) Başarılı bir Stephen King uyarlaması. Konunun ve karakterlerin kendileri zaten ilgi çekici. Sinemaya taşınmaları da eksiksiz olunca, bir çırpıda kendini izleten, sürükleyici bir eser çıkıyor karşımıza. Akademi Ödülü'nü kazanmış bir Kathy Bates performansı var ki, uzun süre zihninizden…devamıMisery (1990)
Başarılı bir Stephen King uyarlaması. Konunun ve karakterlerin kendileri zaten ilgi çekici. Sinemaya taşınmaları da eksiksiz olunca, bir çırpıda kendini izleten, sürükleyici bir eser çıkıyor karşımıza. Akademi Ödülü'nü kazanmış bir Kathy Bates performansı var ki, uzun süre zihninizden atamayacaksınız. Mutlaka görmek lazım. James Caan'ın dahi önüne geçiyor. Caan da çok başarılı bu arada yazar Sheldon rolünde. Mekanımız karlı ormanlar arasında bir başına kalmış bir çiftlik evi. Tam bir King evreni değil mi? Çok hoş detaylar ile de bezenmiş film (sigara, kibrit, şampanya üçlüsü gibi, izleyenler bilir). Özellikle ülkemizde pek bilinmeyen ve arka planda kalmış gibi görünen ancak hem kendisi hem de oyuncu performanslarıyla aslında otoriteler tarafından da hakkı teslim edilmiş bir film.
Midnattssol (2016) Måns Mårlind Bron/Broen, Forbydelsen, Broadchurch gibi efsanevi diziler çıkaran Kuzey Avrupa’dan, İsveç’ten, yüksek gerilimli, bir çırpıda biten sekiz bölümlük bir polisiye Midnattssol. İsveç’te boşaltılmak üzere olan bir maden kasabası, bu kasabadan 22 insanın taşıdığı iki farklı ülkeyi ilgilendiren…devamıMidnattssol (2016) Måns Mårlind
Bron/Broen, Forbydelsen, Broadchurch gibi efsanevi diziler çıkaran Kuzey Avrupa’dan, İsveç’ten, yüksek gerilimli, bir çırpıda biten sekiz bölümlük bir polisiye Midnattssol. İsveç’te boşaltılmak üzere olan bir maden kasabası, bu kasabadan 22 insanın taşıdığı iki farklı ülkeyi ilgilendiren ve vahşice işlenmiş cinayetlere sebep olan bir sır, Sami geleneklerine ait ritüellerle kurban edilen insanlar, umulmadık bir ölüm üzerine cinayet soruşturması omuzlarına binen acemi savcı ile ona eşlik eden travmatik geçmişiyle mücadele halindeki Fransız polis… İlk bölümüyle çok umut vaat etmese de Midnattssol; polisiye/suç temalı dizilere ait neredeyse hiçbir klişeye yenik düşmeyen son derece özgün, son derece güçlü kurgusuyla ve yarattığı gizemi son bölüme kadar taşıyıp finalde buna yüksek heyecan ekleyen anlatısıyla başarılı bir dizi. Yer yer mantık sınırlarını zorlayan abartılı ya da yarı fantastik ögeler barındırsa da klişeden uzak kalmayı başaran anlatısı için görmezden gelinecek ayrıntılar bunlar. Öte yandan dizi; anlatısında İskandinavya’da yıllarca etnik kıyıma uğramış bir yerel toplumu, Sami’leri, odağına yerleştirmesi ve günümüzün en medeni toplumlarından sayılan İskandinav ülkelerindeki ırkçı/milliyetçi yaklaşıma dikkat çekmesi bakımından da ayrı değer taşıyor. Suç, gerilim, gizem ve polisiye türlerinin bir arada olduğu, izlerken zamandan ve mekândan koptuğunuz, yarattığı başarılı karakterlerle özdeşleştiğiniz sürükleyici bir dizi Midnattssol.
Paradise Love / Cennet Üçlemesi ..Aşk..Liebe.. (2012) Avusturya’lı yönetmen Ulrich Seidl’in eşi Veronika Franz’la birlikte yazdığı senaryolardan çektiği üçleme aynı aileden üç kadının hikayelerini anlatan üç ayrı filmden oluşuyor.. Aşk, İnanç ve son film Umut.. İnsanın kendine cennet yaratma arayışını…devamıParadise Love / Cennet Üçlemesi ..Aşk..Liebe.. (2012)
Avusturya’lı yönetmen Ulrich Seidl’in eşi Veronika Franz’la birlikte yazdığı senaryolardan çektiği üçleme aynı aileden üç kadının hikayelerini anlatan üç ayrı filmden oluşuyor..
Aşk, İnanç ve son film Umut..
İnsanın kendine cennet yaratma arayışını anlatan filmlerin tümü insanın kendinden bile gizlediği zaaflarını, tutkularını, arayıp bulamadıklarını sansürsüzce ortaya koyan alışılmadık bir film diline sahip ve yönetmen benzersiz bir üçleme ortaya çıkarıyor..
Hikayeleri çok kısa özetlersek..Anne Kenya’ya tatile giderken, kızı zayıflama kampında kilo vermeye çalışıyor , kedisini emanet ettiği kardeşi ise derin inancıyla kendini Katolikliği yaymaya adamış..
Orta yaşlı, tombul ,sarışın Teresa kocası onu terk ettikten sonra kedisi ve kızıyla yalnız yaşar, günleri birbirine benzeyen monotonlukta geçer, sıradan, sıkıcı yaşamı arkadaşının ısrarı ile Kenya sahillerine tatile gitmesiyle değişir..gittikleri tatil köyünde Avrupalı beyaz kadınlar sahilde biriken siyah genç oğlanlardan beğendiklerini seçip yataklarına götürmekte, kadın memleketinde bulamadığı cinsel tatmini, genç siyah oğlan da parayı bulmaktadır..Teresa gördükleri karşısında şok olur ona göre bu ilişkiler yanlıştır ve ona göre değildir ta ki genç bir oğlan onun aklını çelene kadar..genç siyahi güzel gülümsemektedir yavaşça duvarları yıkarak kadına ulaşır..aşkı bulduğunu sanan Teresa neyi bulduğunu anladığında yıkılan sadece hayalleri olmayacaktır..
Yönetmen filmi Kenya’da çoğu oyuncu olmayan gerçek insanlar ve mekanlarla çekmiş bu da hikayenin inandırıcılığını daha da arttıran yaşananları daha çarpıcı hale getiren filmi izlerken insanın içini buran bir atmosfer yaratmış..
Yatakta tombul deforme çıplak kadın vücudu görmeye alışık değiliz, sinema tombul,hafif saf ,sarışın kadınları komedi unsuru olarak kullanır,onlar perdede ya da dizilerde sizi güldürmek üzere vardır, eğer genç bir oğlana aşık olursa bu daha da komiktir ama Cennet bu kadına bambaşka bir yerden bakmış, onu, duygularını, çabalarını görünce gülmek değil ağlamak geliyor içinizden..
Genç Kenyalılar buraya sex turizmine gelen beyaz kadınlara sugar mama diyor Teresa ilk sevişmelerinde kendine mama,mama diyen oğlana sürekli lütfen bana mama deme demekte çünkü o bir anne ve annelikten anladığıyla o an yaşadığı çok farklı..farklı bir filmde ve sinema dilinde komedi olabilecek bu dialog seyrettiğiniz sansürsüz yatak sahnesinde sizi incitiyor çünkü kadının duygusal dünyası size geçebiliyor..seyirci filmin nereye gittiğini tahmin edebiliyor ve bunu izlemek insanı inciten,diken üstünde tutan bir deneye dönüşüyor..
Cennet üçlemesinin ilk filmi Aşk’ı Film Festivalinde seyrettiğimde ters köşe olmuştum..
Hikayesini okuduğumda orta yaşlı yalnız bir kadının tatile gidip aşık olacağını düşünürken karşımda bambaşka bir şey bulmuş, etkilenmiş kendimi kimi sahnelerini hala hatırladığım, içimi buran bir duygu karmaşısında bulmuştum bu etki hala üstümde..
Üçlemenin tümünü farklı bir şey seyretmek isteyenlere tavsiye ederim..İnsanı anlatan bence en ilginç serilerinden biri Seidl’in üçlemesi .. "
Red Rocket (2021) The Florida Project (2017) ile çok başarılı bir filme imza atmış Sean Baker’den izleyicide “Amerikan Pastası” algısı uyandıran alakasız afişi dikkate alınmadan izlenmesi gereken son derece başarılı bir bağımsız film Red Rocket. Kurgusunu yıllar önce sektörde birlikte…devamıRed Rocket (2021)
The Florida Project (2017) ile çok başarılı bir filme imza atmış Sean Baker’den izleyicide “Amerikan Pastası” algısı uyandıran alakasız afişi dikkate alınmadan izlenmesi gereken son derece başarılı bir bağımsız film Red Rocket. Kurgusunu yıllar önce sektörde birlikte çalıştığı ama elinden kaptırdığı karısını ziyaret eden dibe vurmuş, bir zamanın ödüllü yetişkin film oyuncusu Mikey Saber’in etrafında gelişen olaylara oturtan film; hayatı kendi çıkarları doğrultusunda yaşamaktan ibaret sayan, bencil, üçkâğıtçı ve çıkarları için etrafındaki herkesi kolayca manipüle edebilecek kadar şeytan tüylü Mikey Seber karakterine odaklanıyor ve ona can veren Simon Rex’in muhteşem performansı ile göz dolduruyor. Red Rocket; bu sevimli üçkâğıtçının sektöre yeniden dönebilmek amacıyla para biriktirmek için yaptığı yasa dışı işlere, kırk dereden su getirerek kendini kabul ettirdiği karısı ve kayınvalidesinin evinde tutunabilmek için aile babası kimliğine soyunarak çevirdiği dalaverelere ve bir donut dükkânında tanıştığı 18’indeki Strawberry’yi yetişkin film sektörüne sokarak yeniden eski görkemli günlerine kavuşmak hayaliyle giriştiği manipülatif aşk macerasına dair eğlenceli, muzip ve yer yer müstehcen bir hikâye anlatıyor. 74. Cannes Film Festivali'nde Altın Palmiye için yarışan film; Amerikan kirli rüyasına dair ağır bir temayı son derece uçarı bir havada ve sade gösterişsiz bir dille anlatan, arka planında enerjiyle geçinen bir Texas kasabasının sosyal yaşamına dair etkileyici bir panorama çizen başarılı bir kara mizah örneği.