KORKUNUN SANATLA BİRLEŞİMİ Kimselerin ayak basmadığı, basanın da ne idüğü belirsiz olduğu ıssız şatoda duvarlar sessizdir ama sanki dilleri var da susmayı tercih ediyor gibiler; filmdeki ses kurgusu yalnızca karakterlerin diyalogları ile sınırlı değil; mekândaki boşluğun karakter üzerindeki gerilimini, yalnızlığı…devamıKORKUNUN SANATLA BİRLEŞİMİ
Kimselerin ayak basmadığı, basanın da ne idüğü belirsiz olduğu ıssız şatoda duvarlar sessizdir ama sanki dilleri var da susmayı tercih ediyor gibiler; filmdeki ses kurgusu yalnızca karakterlerin diyalogları ile sınırlı değil; mekândaki boşluğun karakter üzerindeki gerilimini, yalnızlığı ve ürkekliği de taşıyordu. Böylece o tekinsizlik hissi seyirciye geçmekte zorluk yaşamıyor. Arka plandaki rüzgar uğultusu, ahşap döşeme ve kapıların gıcırtısı, dalgaların ve uzaklardaki çanların sesleriyle birlikte güvensiz ortama çekildikçe çekiliyoruz. Thomas'ın yüz ifadesindeki korkuya katılıyor ve bütünleşiyoruz. Eggers sinemasının ses efektleri bambaşka bir deneyim.
Karanlık ve loş ortamlarda geçen dakikalar, mum ışığı, yansıyan tuhaf gölgeler hiç durmadan rahatsızlık vermeye çalışıyorlar. Kullanılan renk paleti, diğer Eggers filmlerinde olduğu gibi pastel griler içeriyor ve bu da filmin gotik havasını zenginleştiriyor. Baştan sona izleyicinin huzur bulması istenilmiyor; Thomas ve karısı ile ürpertici bir empati kurmuş oluyoruz. Jump scare (aniden çıkma) sahneleri oldukça kontrollü ve mantkklı yerlerde beliriyor. Diğer korku filmleri gibi, sürekli bu yönteme yer verilmiyor elbette, aksi çok kötü olurdu. Zaten Eggers, korkuyu sürekli görsel kullanarak değil de atmosfer odaklı bir gerilimle, şiirsel bir dille sunmak istiyor; geleneksel ve modern olanın sentezini başarılı şekilde aktarıyor.
Lily-Rose Depp'in hayat verdiği Ellen, Orlok'un etkisi altındayken kimi zaman histerik nöbetler geçiriyor bazense kontrolünü tamamen kaybediyor. Zalim gölge, duvardan taşıp onu bulduğunda vücudunun her yanı bir epilepsi hastasında görüldüğü gibi kasılıyor, gözleri kayıyor ve nefes alış verişi tökezliyor. Psişik olan bir durumun korkunç bir şekilde fiziğe etkisini kanlı canlı gösteriyor Rose Depp. Conjuring, İnsidious gibi yapımlarda da bu tür sahnelere rastlanılıyor fakat Eggers, farklı olarak CGI kullanmadan gerçekleştiriyor bunu. Yani Lily Rose Depp'in saf performansını seyrediyoruz. O kasılmalar, göz kaymaları bir oyuncunun kontrolünde meydana geliyor. Bu nöbet sahnelerindeki garip kımıldanmalar, Japon kökenli Butō dansından esinlenilmiş. CGI aygıtı kullanılmadığında, gerçekçilik karşısında fazlasıyla rahatsız oluyoruz. Öyle ki kamera da rahat durmadan karakterin yüzüne zoomlanıyor ve gözlerdeki o derin mi derin dehşetin farkına varıyoruz.
Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen Orlok'un malikânesindeki sahneleri Nicholas Hoult ve Bill Skarsgård'ın hayat verdikleri Thomas Hutter ve Nosferatu (Orlok) üstleniyorlar. Burada özellikle dar kadrajlara yer verilmiş, çünkü izleyicide sıkışmışlık hissi yaratılmak isteniliyor. Thomas, o şatoya girdiği anda; mekânın ve atmosferin ağırlığını hissediyoruz. Saniyeler sanki ağır ağır işliyor. Orlok'un nefreti adeta zamanı lanetlemiş. Thomas'ın yüzüne uzun bir süre eksik kalmayacak zehirimsi korku yerleşiyor. Burada, Hoult'un beden dili kullanımı ve Bill Skarsgärd'ın derinlerden gelen ürpertici ses performansı dikkat çekiyor. Skarsgård izleyiciye bu sesi verebilmek için bir opera sanatçısı ile çalışmış. Böylece Kont Orlok'un boğuk ve dehşet saçan ses tonu karanlıklarda yankılanır hale gelmiş. Eggers, bu Orlok canlandırmasında da CGI'yi reddetmiş.
Orlok'un protez makyajı, karakterin karanlık yapısına ve saf kötü ruhuna uyumlu olmuş. İnsanlıktan yoksun bir yaratıktan yumuşayan hareketler beklenemez; hiçbir göz teması yok. Yalnızca ürpertici bedeni ve tehditkârlığı ile kimi zaman bir gölge olarak dolaşıyor. Bununla kalmayıp, masumların ruhlarında ve akıllarında da bir gezintiye çıkıyor. Kâbuslarına karışıp onlara uykuyu ve hayatı zehir ediyor. Bir yerde "Ben bir İştahım, başka bir şey değil." demesi bu yaratığın kendi özünü ne kadar iyi tanıdığını vurguluyor. Salt kötülüğün tanımı belki de budur: sonsuz iştah.
Dafoe tarafından canlandırılan Albin Eberhart, grotesk doğası ile olayların içinde yer alıyor. Bir yan karakterden daha da fazlasıydı; Eggers sinemasının en şahane özelliklerinden birisi de belki budur. Tüm karakterler önemli rollere sahiplerdi. Birisine varılmadan hedeflenen kapı açılamazdı. Nitekim Aaron Taylor-Johnson'u da karanlığın gücüne başlarda inanmayan soğukkanlı bir karakter Friedrich Harding rolünde izliyoruz. Genel olarak filmdeki en insani ruhu taşıyordu. Ve yine Eggers'ın sabit kamera kullanımı sayesinde, yan karakterler de dahil yüzlerdeki gizli saklı kalmış duygular okunur hâle geliyor. Bu gotik alemi, seçtiği oyuncularla, tiyatral bir şekilde başarıyla aktarmış Eggers. Böyle filmler kolay kolay çekilmez; kıymeti bilinmeli.
Nosferatu'nun müziklerine dair denilebilecek tek şey: Filmi mükemmel yansıtıyor oluşuydu. Gotik bir tablo izletiyor bizlere Eggers ve vahşetin, korkunun, tekinsizliğin ardında harika müzikler kullanılmış. CGI'dan uzak, korku dolu bir atmosfer oluşturmuş Eggers. The Witch, Lighthouse ve Northman gibi harika filmlerden sonra Nosferatu ile sanatında daha da yukarılara çıkmış. Tebrik etmek gerekiyor. Bu filmden önce Eggers'ı tanımak adına saydıklarım izlenmeli fikrindeyim. O zaman seyriniz taçlanmış olur.
Filmde eksik gördüğüm tek şey, Nosferatu'nun ortadan yok olurkenki anlarına dayanıyor. Daha bir aciz olmalıydı. Güneşi gördüğünde çırpınmalıydı. Bu sona erişte bir tür kıvranma ve aksiyon yer bulmalıydı. Fakat kendi sözleri ya, iştahtan ibaret bir yaratıktan ne beklenir? Belki de bu yüzden sade bir yok oluş izledik...
Son olarak bugüne kadar tasvirlenmiş vampirlere bir göz attığımızda; başlangıçtaki karanlık havanın günümüzde romantizme kaydığını görürüz. Orlok ve Draculalardan, Edward ve Bella'ya dek süren bir yolculuk. Arada bir birkaç yönetmen çıkıp vampirlerin özüne dönmesi gerektiğini savunuyor ve ortaya 2024 yapımı Nosferatu gibi ciddi yapımlar çıkıyor. Elbette vampirler illa korkunç varlık olarak tasarlanmak zorunda değil; nitekim İsveç filmi Let The Rıght One In bambaşka bir evrededir. Fakat vampirleri yakışıklı veya güzel olarak betimlemek öze oldukça aykırı geliyor. Stephen King'in "Korku Ağı" kitabı da bu gotik aleme bir dönüş niteliğindedir. Tekrar ediyorum, bu vampirlerin farklı bakış açıları ile sunulamayacağı manasına gelmiyor. Ama öz de unutulmuyor işte.